Aşıklar Ölmez

İbrahim DAŞ[1]

-Ölen beden imiş, âşıklar ölmez...

Pek çoğumuz, gündelik meşguliyetlerden bir vakit sıyrılıp, sevdiğimiz bir aktiviteye yöneliriz. Mânen dinlenme ihtiyacını çoğu zaman hissederiz. İnzivaya çekilmek için bizi besleyecek bir kitap alırız. Bazen oturur sevdiğimiz diziyi tekrar tekrar izleriz. Bazen yürüyüş yaparız. Meşrepten meşrebe bu uygulamaları arttırabiliriz. Ancak, arka planda hep bir dinlenme, dizginlenme sebebi olduğu bir gerçektir. Çeşitli yönelimlerimiz de bu sebebin sonucunu oluşturur.

Türk dizi tarihine bir dönem damgasını vuran “Deli Yürek” şüphesiz hepinizin mâlûmudur. Bu dizide -zannımca dizinin bel kemiği- Kuşçu adlı bir karakter vardır. Bir yoldaş, yâren, öğüt verici olarak Yusuf ile sürekli iletişim kurar. Dizinin senaryosu ve özellikle “Kuşçu” karakteri merhum Ömer Lütfi Mete'nin kaleminden çıkmıştır. Kuşçu'nun diyalog sahnelerini, Ömer Lütfi Mete'nin oğlu Ali Buhara Mete, “Kuşçu Hikâyeleri” adı altında Âşıklar Ölmez isimli bu eserde derleyip, bir araya getirmiştir. Her birimiz, miktarı, derecesi ne olursa olsun Kuşçu'dan bir şey öğrenmiştir ve öğrenmeye devam edecektir.

Ömer Lütfi Mete, 7 Temmuz 1950'de Rize'nin İyidere ilçesinde dünyaya gelir. Rize Lisesi'nden mezun olur ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne girer. Meslek hayatına 1971 yılında matbaa çıraklığı ile başlar ve gazetecilik ile sürdürür. 1972'de İktisat Fakültesi'nden ayrılır ve sonrasında Atatürk Eğitim Enstitüsü'nü bitirir. Kısa bir dönem Edebiyat Öğretmenliği yapar. Gazeteci ve senaryo yazarı kimlikleri ile pek çok görevde bulunur. Dönemin dergilerinde mizahi öyküleri, makale ve şiirleri yayınlanır. Günümüze adını getirebilmiş Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Eşref Saati, Ekmek Teknesi gibi dizilerin senaryo kadrosunda yer alır. 18 Kasım 2009 tarihinde geçirdiği kalp krizinden ötürü -59 yaşında- dünyadan ayrılır.

Âşıklar Ölmez eserinin ilk gözümüze çarpan kısmı “Önsöz” tabiri yerine “Öz Söz” tabiri ile bize “hoş geldiniz” demesidir. Ali Buhara Mete, yapmış olduğu bu derlemenin sebebinde rol teşkil eden nedenleri burada bizlere aktarır. Kuşçu karakterinin bizzat Ömer Lütfi Mete kaleminden çıkmasını da “Öz Söz”de belirtir ve son olarak şu izahta bulunur:

''Nitekim söz uçar yazı kalır.
Ömer Lütfi Mete bir âşıktı.
Âşıklar toprağa değil, gönüllere gömülür.
Çünkü ‘Âşıklar Ölmez’
Gerçek aşka erişmeniz dileğiyle... ''

Diziye yabancı olanlar için, kısaca diyaloglarda söz konusu olan isimleri tanıtır ve kitapta bulunan 111 hikâyenin birincisi “Dönene Merhaba Yok” ile başlar.

Kuşçu, burada bir Bektâşî dervişinin hikâyesini Yusuf'a anlatır. Kuşçu'nun anlattığına göre; Baba Eren bir gün aşka gelir ve rastladığı her varlığa “merhaba” der. En son bir değirmen görür. Yaklaşır ve değirmen taşına “Taş baba merhaba” der. Bu sırada eteğini değirmene kaptırır. Kendisini bu durumdan zar zor kurtarır ve bunun üzerine şöyle söyler: “bundan sonra dönene merhaba yok!”.
İlerleyen sayfalarda, “Bilgelik Sınırı” başlığı ile yukarıda bahsettiğimiz Bektaşî dervişinin hikâyesinin bir varyantına da burada rastlanır. Aslında, önceden anlattığı hikâyeyi bir nebze şerh etmiş olur.

Kuşçu burada, bizlere yalın ve öz bir anlatı ile öğütler aktarır. Pek çoğunda bu tarz menkıbevî anlatılara rastlanır. Bu hikâye üzerinden şu çıkarıma da varabiliriz ki; esasında Kuşçu bir halk hikâyecisi-anlatıcısı karakterini de bünyesinde taşır. Dilinin yalınlığı ve özge tavırları; tıpkı Türkistan, Rum (Anadolu) erenlerine benzer. Zaten Ömer Lütfi Mete'nin yaratmış olduğu karakter geniş ölçüde Türk Halk Sûfîlik geleneğinden beslenir.

“Uçurumun kenarındayım Hızır.
Bir dilber kal'asının burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avucunda
Koca yâr adım çağırır...”

Kitabın 12. sayfasında Ömer Lütfi Mete'nin şiirinin bir bölümü bizi karşılar. Burada bir noktayı açıklamakta fayda vardır. Bu şiirine âşinâ olanların dikkatini çekecektir ki; dizide Kuşçu, “Derin yâr” değil de “Koca yâr” der. Bu, yukarıda bahsettiğimiz hususa aynı zamanda bir dayanaktır. “Koca” tabirinin kullanılması da merhum Ömer Lütfi Mete'nin Kuşçu karakterini oluşturmada, ince eleyip sık dokuyuşunu bize gösterir.

Yusuf ne zaman iç darlığı hissetse, çıkmaza, ikileme düşse, soluğu Kuşçu'nun yanında alır. Bir sahnede Kuşçu şöyle der:

“Ateşin orta yerine düşmüş gibisin, değil mi Yusuf'um? Yoksa ateş mi senin içine düştü? Ha öyle, ha böyle. İkisi de bir değil mi? Adam olanın, içi pişer. Ama pişmeden de adam olunmuyor. Yanan, yüreğin de olsa pişmek iyidir be Yusuf'um. Ne edeceksin? 'Bu da geçer yahu!' deyip dayanacaksın.”

Yusuf, Kuşçu'nun öğretileri ile aslında hamlıktan pişmeye ve sonrasında yanarak olmaya doğru ilerleyiş gösterir. Bunun, tasavvufî ekollerde görülen “mürid-mürşid” ilişkisini nispeten yansıttığı söylenebilir.

Hepimizde iz bırakan sözler, şiirler olur. Bu ona yüklediğimiz anlam kadar, onda kendimizden bulduklarımızla da alâkalıdır. Kuşçu'nun en çok etkilendiğim sözlerinden birini buraya aktarmak konu açısından da isabetli olacaktır:

“Niye ‘Bütün belalar beni buluyor?’ diyorsun, değil mi? ‘Ben ne ettim?’ diyorsun. Bakıyorsun, kendinde bir kusur bulamıyorsun. Doğrusu ben de bulamıyorum sende büyük bir kusur. Bazı yanlışlar yapıveriyorsun arada bir. Amma o kadar kusur kadı kızında bile vardır: Öyleyse niye bu belalar? Niye rahat bir soluk alamıyorsun. Niye? Çünkü demir olarak kalmak istemiyorsun. İçinden bir ses ‘Çelik olman lazım.’ diyor. O sesi seviyorsun. O sesi ben de severdim. O sebeple acımıyorum sana, sen de kendi kendine acıma.”

Kuşçu görülen üzere hâl ehli, gönül ehli bir karakter olarak beliriyor. Yusuf'un içinden geçenleri duyuyor, düşüncelerini anlayabiliyor ve yorumlayabiliyor. “Çelik olman lazım” meselesine gelecek olursak; bilindiği gibi demir bir elementtir. Çelik ise demirin işlenmiş, birtakım işlemler görmüş halidir. Kuşçu burada, Türkistan, ardından Anadolu coğrafyasında yaşamış baba erenlerin, halkı irşad gayesiyle kullandığı anlatım, sade aktarım formüllerinden faydalanmış gibidir. Soyut meselelerin somut bir şekilde aktarımı Türk Halk Sûfîlik geleneğinin vazgeçilmezlerinden biridir. Bu diyalog vesilesi ile bir örnek daha vermek gerekirse bu durum; örneğin Yûnus Emre'de, -Kuşçu'nun tabiri ile koca Yûnus'da- içerisinde bulunduğu çevrenin şartları doğrultusunda örneklendirmeler türetmenin, şiire yansıması[2] bariz belli olur: “Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye / Kimi biter kimi yiter yire tohum saçmış gibi”.

Bütün hikâyeleri ele almak pek uzun bir yazı oluşturacağından, okuyucunun kitabı kendisinden okumasına sevk açısından, iki hikâyenin daha üzerinde durmakta fayda olacaktır. Aktaracağım son iki hikâyeden vesile ile arka planda olan birtakım meselelere değinmek; -kitap dışına çıkmak gibi gözükecek olmasına rağmen- Kuşçu karakterinin kısmen analiziyle yola çıkışın ve mânevî değerlerimize temas edişin kararını ortaya sunmaktadır.

Sondan altıncı hikâye “Bostancı”. Burada, Kuşçu ile Yusuf arasında bir ayrılık kokulu konuşma geçer. Yusuf Kuşçu'ya alınmaması gerektiğini, ümidinin tükendiğini söyler. Gücenmemesini belirtir. Kuşçu: “Ben gücenmem, inşâllah Bostancı da gücenmez.” der ve asıl anlatmak istediğinin girizgâhını bu şekilde sağlamış olur. Yusuf, Bostancı'nın kim olduğunu sorar, Kuşçu başlar anlatmaya:
“Baba erenlerden biri her yaz seyahate çıkarmış. Çıkmadan evvel de berbere gider, tutup kellesini bir güzel usturaya vurdururmuş. Gene vakit gelmiş, gitmiş berbere. Kafayı bir güzel kazıttırmış. O sırada dükkâna komşu esnafın çırağı olan densiz bir delikanlı gelmiş. Bizim dazlağı tanımıyor: Ama kafayı cascavlak görünce kendisini tutamamış. Şöyle 'çak çak' deyip iki şak şak vurarken hem de 'Kabağa bak, kabağa!' deyip narasını atmış. Hiç durmadan fırlamış, gitmiş. Berber mahçup. Koltukta oturan baba ereni hem tanıyor hem biliyor. Özürler diliyor. Ama adam 'Önemli değil.' diyor.  Esastan aldırmıyor bile. Az sonra yokuşun dibinden bir feryat kopuyor. Bir feryat ki sorma. Meğerse bir at arabası nasıl olmuşsa kopmuş, gelmiş, o densiz delikanlıyı yere yıkmış. Herkes gibi berber de oraya koşmuş. Delikanlı artık yaralı mı, ölü mü belli değil. Dönmüş adamın yanına. 'Efendi!' demiş, ''Ne oldu yani, toy bir delikanlı 'Kabağa bak, kabağa!' deyip iki fiske vurdu diye ona beddua mı ettin?'' Baba eren ne demiş biliyor musun? 'Berber efendi!' demiş. 'Kabağın bu işe dediği bir şey yok ama iş bostancıya dokunmuş, bostancıya.”

Bu güzel hikâye, anlatı; Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde geçen anlatının bir varyantıdır. Çırağın “kabağa bak, kabağa!” dediği, bir Kalenderî-Cavlakî dervişidir. Merhum Ömer Lütfi Mete, dizi içerisinde hem Kuşçu karakterine anlatıyı emzirebilmek için hem de izleyici kitlesine daha anlaşılır bir anlatım oluşturmak için bazı değişikliklerde bulunmuş olabilir. Ancak özünde verilmek istenen mesaj sabittir. Zaten günümüzde bir anlatının, menkıbenin pek çok varyantı olduğu, olabileceği durumu tartışmasız açıktır.

Yusuf bunun üzerine, “Ben senin ensene mi vurdum Kuşçu?” der. Kuşçu da, “Ensemin senden şikâyeti yok” der. Bu cevaptan sonra Yusuf'un düşüncesinde soru işaretleri hararetle artış gösterir. Soru üzerine soru sorar, kafası karışır. Kuşçu sohbeti şöyle sonlandırır:
“Bostancı der ki: 'Beni isteyen, beni bulur. Beni bulan, beni bilir. Beni bilen, beni sever. Beni seven bana âşık olur. Bana âşık olana ben de âşık olurum. Ben kime âşık olursam onun canını alırım. Ben kimin canını alırsam diyetini de üstüme alırım.”

Kuşçu'nun söylediği mâlûmunuz bir Hadîs-i Kudsî'dir. Bu hikâyenin, içerisinde barındırdıklarının arka planı sathî olarak bunlardır. Barınanları derinlemesine ele almak çapımız işi değildir, irfan üstü irfan ister. Ancak şunu söyleyebiliriz ki; Kuşçu genel anlamda, bir bakıma mücessem şifâhî kültürdür. Bunu neredeyse her hikâyesinde bize sezdirir. Yeri gelir Pir Sultan Abdal'dan dem vurur, yeri gelir koca Yûnus’tan... Bir dem Bektâşî anlatılarından örnekler verir, bir dem Mevlânâ'dan anlatır.

“Deli Yürek” hikâyesine gelecek olursak; bu, dizinin son bölümünün son sahnesidir. Yusuf'un patlamada ölümünün ardından gelen sahnede, Kuşçu bir sahil kenarında ağlamaklı otururken yanına bir çocuk gelir. Kuşçu'ya neden ağladığını sorar. Kuşçu “Yusuflar ölmez.” der. Çocuk, kendi adının da Yusuf olduğunu söyler. Tabiî çocuk aklı ile bu durumda “ben de mi ölmeyeceğim?” diye sorar. Kuşçu, “Yusuf'san ölmezsin.” der. Çocuğun elinde yarası olduğunu görür ve elini sarmaya başlar. O sırada Miroğlu Yusuf'tan yani Deli Yürek'ten söz açılır ve Kuşçu, onun esas hikâyesini anlatmaya başlar:

“O Deli Yürek ta Âdem Baba'dan beri var. Allah insanları dünyaya saldığında içlerinden birini Deli Yürek seçmiş. Her çağda bir tane Deli Yürek olmuş. Bir gün Davut olmuş, Calut denen zalimi haklamış; bir gün Hüseyin olmuş, zalimin önüne başını korkusuzca koymuş; bir zaman gelmiş Dadaloğlu olmuş, bir zaman gelmiş Köroğlu olmuş, bir zaman gelmiş Miroğlu olmuş. İnsanlar bunları öldü zannederler. Ama hepsi aynı adamdır. Deli Yürek'tir. O ölmez. Şimdi de diyorlar ki: 'Miroğlu öldü.'

Çocuk: Ölmedi mi?
Kuşçu: Ölmez. Deli Yürek ölümsüzdür. Nerede bir zulüm olsa Miroğlu oradadır, orada olacaktır. Belki halk onu görmez ama bilir ki Miroğlu oradan geçmiştir, zulüm kalkmıştır. Her köyde, her kentte, her kasabada biri çıkıp diyecektir ki: 'Ben Miroğlu'nu gördüm, biraz önce buradaydı.' Her yerde biri çıkıp diyecektir ki: 'Miroğlu'nun bileği bükülmez, yüreği sökülmez.' Ama onu herkes göremez.

Çocuk: Şimdi ben göremeyecek miyim?
Kuşçu: Yusuf'san görürsün.
Çocuk: Yusuf'um tabii. Zaten arkadaşlarım bana “Deli Yürek Yusuf.” derler.
Kuşçu:  Oooo!... Tanıştığımıza memnun oldum Yusuf'um.”

Bu son sahneyi izlediğimde ve kitaptan okuduğumda aklıma ilk olarak Emine Işınsu'nun -yanılmıyorsam- Sancı romanındaki bir sözü geldi: “Erenler ölmez, sûret değiştirir.” Burada bu devamlılığı, âşıkların ölmeyeceğini şifâhî kültür çerçevesinde aktaran bir Kuşçu görünür. Dikkatimi çeken bir nokta da şu ki; Kuşçu çocuğun yarası olduğunu görür ve onu sarmaya başlar. O sahne “Gözlerdeki Perde” hikâyesine doğru bir atıf olabilir.

Hülâsa; bütün hikâyeler bir mihver etrafında şekillenmekte, kurgulanmakta ve aktarılmaktadır: “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

“Her dem yeni doğarız/Bizden kim usanası…”

[1] Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğrencisi

[2] Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, s.117

Ömer Lütfi METE

Derleyen: Ali Buhara METE

Yakın Plan Yayınları, 97.Kitap (İlk baskı 2014), ISBN: 978-605-5027-58-2

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR