Ben Türk

                                                                                                                      Ümit ÇALIŞKAN*

Türk siyasal hayatının en tartışmalı konularından biri Stalin’in Türkiye’den toprak talep etmesi ve bunun üzerine İsmet Paşa’nın NATO’ya ve Batı bloğuna dâhil olmak için başvurmasıdır. NATO’ya dâhil olmalı mıydık yoksa başka çare var mıydı, bu durumda ne yapılırdı gibi sorular yaklaşık 75 senedir tartışılmakta ve gelecekte de tartışılacağa benzemektedir.

Kuzey Kore Çin-Sovyet bloğunun hâkimiyeti altına girerken Güney Kore Batı bloğunun hâkimiyetine girmiştir. Karşılıklı kışkırtmalar ve tahrikler ile Kuzey ve Güney Kore arasında hamileri olan ülkelerin de dâhil olduğu 1950-1953 tarihleri arasında “Kore Savaşı” olarak bilinen savaş gerçekleşmiştir. Bu minvalde NATO’da kendini kabul ettirebilmek, onlara samimiyetini ispatlamak ve uzun zaman sonra bir savaşta askerî olarak kendini görmek gibi çeşitli sebeplerle Türkiye, Birleşmiş Milletler’in çağrısına cevap vererek Kore Savaşı’nda gönüllü olarak yer almıştır.

Yazarımız Aynur Onur Çifci; Amerikan, İngiliz ve Türk arşivlerinde Kore Savaşı’ndaki Türk esirlerin esir düştükten sonraki yaşamları ve Türkiye’ye dönüşleri üzerine çalışarak bugüne kadar yapılmayan bir çalışmayı ortaya koymuştur. Kendisiyle eseri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…

 

Öncelikli olarak bizlere-okuyuculara kendinizden bahsetmenizi rica edeceğim.

Subay bir babanın ve ev hanımı bir annenin iki çocuğundan ilki olarak dünyaya geldim. Askerî cemiyet içerisinde, askerî kurumlar çevresinde büyüdüm. ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursunu alarak ABD’deki Indiana Üniversitesi’nde Antropoloji mastır ve doktorası yaptım. Aynı üniversitede 4 yıl boyunca savaş, ordu ve toplumsal cinsiyet konularında ders verdim. Üç yıl süreyle Türkiye’nin batı ve doğu illerinde kadın ve erkek askerî personel ile katılımcı gözlemcilik ve derinlemesine mülakatlara dayalı saha çalışması yürüttüm. Şu anda askerî antropoloji alanında çalışmalarıma devam ediyorum.

Eseri henüz okumamış olan okuyucular veya daha ayrıntılı olarak merak edenler için ortaya çıkış sürecini ve oluşumunu, neden bu konuda çalıştığınızı bize anlatabilir misiniz?

2017 yılında eşim Erhan Çifci’yle ABD Millî Arşivi’ne yaptığımız bir ziyaret sırasında Kore Savaşı’nda esir olan Türk askerleri hakkında yazılmış 18 sayfalık bir rapor bulduk. Rapor ABD Kara Kuvvetleri’nin talebi üzerine George Washington Üniversitesi’nin Psikolojik Savaş Birimi tarafından hazırlanmıştı. (Bu birimin ABD ordusu tarafından kurulduğunu ve finanse edildiğini söylemem gerek.) Raporda Kore’de esir olan BM personeli arasında en iyi esaret performansını Türk esirlerin gösterdiği yazıyordu. En iyi esaret performansından kastedilen şuydu: Türk esirler fiziksel zorluklara (açlık, soğuk, hastalık gibi) ve psikolojik baskılara (yani komünist endoktrinasyona) üstün bir mukavemet göstermişlerdi. Türklerle aynı kamplarda esir olan Amerikan Kara Kuvvetleri askerlerinin %50’si ölürken, Türk esirler arasında kamplarda ölen olmadı. Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin %15’i esaretleri boyunca düşman Çinliler ile iş birliği yaparken Türk esirlerden yalnızca 2’si bu yönde davrandı. Raporda yaklaşık olarak şöyle yazıyordu: “Kore’den dönen Amerikan Kara Kuvvetleri personeli Türk esirlerin ‘özlerinde’ onları ‘direnişçi’ kılan bazı unsurlar olduğuna inanıyor. Amerikan Kara Kuvvetleri’nin hazırladığı muharebe ve esaret eğitimi için Türk esirlerin esaret hayatlarının yakından incelemesi lüzumlu görülmüştür.”

Raporu ilk okuduğum anda hazine değerinde olduğunu anlamıştım. Önce makale olarak yayınlamaya karar verdim fakat Türk, Amerikan, İngiliz arşivlerinden yeni belgeler edindikçe çalışmanın bir makaleye sığdırılamayacağını anladım. O dönemde birkaç esirimiz de halen hayatta oldukları için zaman kaybetmeden çalışmayı bir kitap haline dönüştürmem ve bu çalışmayı önce esirlerimize sonra da mümkün olduğunca geniş bir okuyucu kitlesine sunmam gerekiyordu. Öncelikle Türk esirlerin Amerikan askerî istihbaratı tarafından hazırlanan sorgu tutanaklarına eriştim. Türk, Amerikan İngiliz arşivlerinden Türk esirlere ilişkin resmî belgelere ulaştım. Esirlerimizden hayatta olanlarla sözlü mülakatlar yaptım. Hayatta olmayanların ailelerinden esirlerimiz tarafından kaleme alınmış hatıra notlarını aldım. Bu şekilde kaynak açısından zengin, subayından erine her rütbedeki esirimizin esaret deneyimlerini kendi bakış açısından yansıtacak bir çalışma ortaya çıktı. Kitabın yayınlanmasının ardından daha önceden ulaşamadığım esir yakınları bana ulaşıp, benimle yeni bilgi, belge ve fotoğraflar paylaştılar. Özetle, Kore’deki Türk esirlerin hikâyesi senelerdir yazılmayı ve öğrenilmeyi bekleyen bir hikâyeydi. 18 sayfalık raporu ilk okuduğum andan itibaren gönülden bağlandığım bu hikâyeyi yazmak bana kısmet olduğu için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. “Ben Türk” adını verdiğim Kore’deki Türk esirlerin hikâyesi, onu yaşayanların da katkısıyla, günden güne daha da zenginleştiği ve yavaş yavaş Türk milletinin zihninde yer edindiği için mutluyum. 

Amerika’da o dönem Kara Kuvvetleri’nde zorunlu askerliğini yapanların eğitimsiz-donanımsız erkekler olduğunu ve eğitimli-iş sahibi gençlerin ise zorunlu askerliği ertelediğini ifade ediyorsunuz. Bugün aynı durum Türkiye’de yaşanmaktadır. Bunu hem bugün hem gelecek için nasıl yorumlarsınız?

Bu, zorunlu askerlik sisteminin bir sonucu. “Her Türk asker doğar,” diyoruz. Fakat içgüdüsel olarak hayatta kalmaya kodlanmış insanoğlunun gerektiğinde ölmeyi ve öldürmeyi emreden ordu kurumuna kendi rızasıyla katılmasını sağlamak meşakkatli bir iş. Özellikle ülke içinden ve/veya dışından güvenlik tehdidi olduğu dönemlerde askere alma çok daha büyük bir sorun teşkil ediyor. Bununla birlikte, ücretli askerlik sisteminden faydalanma imkânı olmayanlar veya eğitim gibi sebeplerle askerlik tecilini uzatamayanlar kendi rızaları ile olsun olmasın zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmekle yükümlü oluyorlar. Zorunlu askerlik sistemi kaldırılıp profesyonel-gönüllü orduya geçilmediği sürece Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm erkek vatandaşlarının görevi olarak tanımlanan zorunlu askerlik uygulamada toplumun dezavantajlı bir erkek kesiminin sorumluluğu olarak kalacaktır.

Bir erimiz kolundan ay yıldızın sökülmesine karşı çıktığı için hayli sert cezalar ile karşı karşıya kalıyor. Türk tarihinin her döneminde bu tür kahramanlıklara rastlıyoruz. Siz bu durumu neye bağlarsınız, sizce nedeni nedir?

Mehmet Çevlik’ten bahsediyorsunuz. İsmini zikrederek tarihte hak ettiği yeri edinmesine yardımcı olalım. Bu konuda en doğru tespiti Kore’de görev yapan Amerikalı bir subay ve tanınmış bir askerî tarihçi olan Theodore Fehrenbach yapmış. Fehrenbach Kore’deki Türk esirlerin doğdukları andan itibaren önce ailede, sonra okulda ve cemiyette geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, kimlikleri ile gurur duyan genç erkekler olarak yetiştirildiklerini anlatır. Yabancı, belki ayak basmadan önce haritadaki yerini bile bilmediğiniz bir toprakta, dilini anlamadığınız, dış görünüşleri bile size yabancı düşman askerler tarafından esir alındığınızı hayal edin. Sizi kimliksizleştirmek, sizinle birlikte esir düşen silah arkadaşlarınızla aranızdaki bağı kırmak için kolunuzdaki rütbe ve armaları sökmenizi emrediyorlar. Bu ve benzeri durumlarda çok sayıda Türk esir anavatanları, aileleri ve kimliklikleri ile aidiyet bağlarını koparmamak için ceza alacaklarını bile bile, hatta bazen inadına, Mehmet Çevlik gibi davranışlar içerisine girmişler. Örneğin, çok sayıda esirimiz yakalanıp uzun süre tek kişilik hücrede aç-susuz hapsedileceklerini bile bile birden fazla defa kamptan kaçma girişiminde bulunmuş. Ben onların içlerindeki özgür kalacaklarına dair inancı öldürmemek adına bu tür davranışlar gösterdiklerine inanıyorum.

Esirlerimiz kampların zor şartlarında kedi-köpek etini dahi yemek zorunda kalmaktadır. Sizce bütün bu mücadele yalnızca hayatta kalmak için mi, neden bu mücadeleyi verdiler?

Evet, ne yazık ki Kore’deki Türk esirler okurken (ve yazarken) dahi insana travma yaşatan koşullarda hayatta kalma mücadelesi vermişler. Bana kalırsa, bu mücadele yalnızca birer birey olarak hayatta kalmak için verilmemiş. Geride kalan ailelerine olan bağlılıkları onlar için büyük bir motivasyon kaynağı olmuş. Güçlü aile bağları olan bireyler esir kamplarında kendileri için olmasa bile geride bıraktıkları aileleri için her şeyi göz alarak hayatta kalma mücadelesi vermişler. Bununla birlikte, Türk esirlerin esir kampında “Türklüğün şerefine halel getirmemek” için birbirlerine yoğun bir “mahalle baskısı” uyguladıklarını da görüyoruz. Onların bakış açısıyla, hasta veya yaralı bir Türk esirin ölüme terk edilmesi, aralarından birinin aç ve yardıma muhtaç kalması Türklüğün şerefine yakışmayan durumlardı. Aynı nedenle, esir kampında Türk misafirperverliğini göstermek için ellerindeki kısıtlı şeker ve sigaraları diğer BM esirleri ile paylaşmışlar. Özetle, hayatta kalmak ve hayatta tutmak onların düşünce dünyalarında kendi erkeklik şerefleri, ailelerin şerefi ve Türklüğün şerefi ile ilişkiliymiş.

Esir bir teğmenimiz İngilizce konuşamamakta ve konuşulanları da tam olarak anlayamamaktadır. Çeyrek asır önce birkaç dili iyi seviyede öğreten Kara Harp Okulumuz bu duruma sizce nasıl gelmiştir?

Teğmen Kazım Ün’den bahsediyorsunuz. Yalnızca Teğmen Ün değil, esir olan 6 subayımızdan yalnızca ikisi, Üsteğmen İsmail Oknas ve Üsteğmen Fevzi Gürgen, az da olsa İngilizce konuşabiliyor ve anlayabiliyordu. Onların da İngilizce’yi esir kampında öğrendiklerini söyleyebiliriz. Kore Savaşı’nda TSK’nın yaşadığı en büyük sorunlardan biri yeterli sayıda dil bilen askerî personel olmamasıydı. Bırakın askerî personeli, tercüman bulmak bile büyük sorundu. Kendisi için büyük bir talihsizlik olsa da, Albay Celal Dora’nın tercümanı Ermeni kökenli Türk vatandaşı Onbaşı Jan Andronikyan’ın Türk esirlerle aynı kampta tutsak olması onlar için çok büyük bir şanstı.

Kore Savaşı Cumhuriyet döneminde Türk ordusunun ilk sınır ötesi ve çok uluslu askerî müdahalesiydi. TSK’nın Kore’de yaşadığı dil probleminden büyük bir ders çıkardığını düşünüyorum. Aynı dönemde ABD’nin Türkiye’ye yaptığı askerî yardımlar kapsamında harp okullarında dil kursları verildi ve çok sayıda Türk subayı ABD’de eğitime gönderildi. Özellikle Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra dil eğitimine öncelik verildi.

Amerikan kaynakları bizim esirlerimize komünist ideolojiyi öğretmek amacıyla kampta görevlendirilen Malik isimli yetkiliden neden bahsetmezler, bunun özel bir gayesi var mıdır? Türk esirler üzerine çalışma yapan Amerikalılar genelde “Türkler endoktrinasyon sürecine Türkçe bilen yetkili olmadığı için ve Türkler İngilizce bilmediği için işbirlikçi aralarından çıkmadı” demektedir. Bunu bu şekilde lanse etmelerinin nedeni kendi askerlerini kamuoyuna mazur göstermek midir, neden böyle bir yola başvuruyorlar?

Kuzey Kore’deki esir kamplarında Türk esirlere komünizm dersleri vermesi için Türkiye’de eğitim görmüş ve yaşamış, ana dili gibi Türkçe konuşan, hem eski yazı hem de yeni yazı okuyup-yazabilen Malik isimli bir eğitmen görevlendirilmişti. Amerikan Kara Kuvvetleri’nin hazırlattığı raporda Malik hakkında detaylı bilgi var. Bununla birlikte, Türk esirlerin sorgu tutanaklarını incelerken şunu gördüm: Biri dışında tüm Türk esirler iri yapılı, kumral ve mavi gözlü olan, Çince konuşamayan ve anlamayan Malik’in Rus kökenli olduğunu rapor etmişler. Hatta esir Türk subaylar Malik’in bir Sovyet subayı olduğunda hemfikirler. Fakat çok ilginçtir, Amerikan kaynakları esir kamplarında Türkçe komünizm dersi verecek eğitmen olmadığını iddia eder. Bana kalırsa bunun iki sebebi var: Birincisi, Amerikan Kara Kuvvetleri esirlerinin %15’i düşmanla iş birliği yaparken, nasıl olup da Türklerden yalnızca 2 kişinin bu yönde hareket ettiği sorusu ile muhatap olmamak için Türklerin komünist endoktrinasyonun dışında tutulduğu gibi asılsız bir iddiaya tutunuyorlar. İkincisi, Malik ismi o dönemde SSCB’nin BM Temsilcisi Yakov Malik’i hatırlatıyor. Dahası, Türk esirlerin tasvirlerine göre eğitmen Malik dış görünüş açısından da Yakov Malik’e oldukça benziyordu. Bu nedenle, ABD ordusu bu bilgiyi kamuoyundan gizlemiş olabilir. ABD’nin çıkarları için bu bilginin gizlenmesinin sonucunda Batı’da Türk esirler hakkında yapılan yayınların neredeyse tamamı Türklerin komünist endoktrinasyona alınmadıkları için düşmanla iş birliği yapmadıkları gibi asılsız bir iddiayı tekrar tekrar üretmiş ve üretmeye devam ediyor. 

Türk erlerin subayları ile ayrı kamplarda yaşamaya başlamalarından sonra itaatsiz-disiplinsiz davranışlar gözlemlenmektedir. Başlarında bir lider olmadığı için mi böyle olmuştur?

Bu benim de çok ilgimi çeken bir nokta oldu. Örneğin, daha önce bahsettiğimiz iki Türk iş birlikçi (biri çavuş, biri de er rütbesindedir), Türk er-erbaş esir Türk subay ve astsubaylardan ayrılıp başka bir kampa gönderildikten kısa zaman sonra ortaya çıkmışlardı. Bu, güçlü liderliğin askerî disiplin için önemini gösteriyor. Zira bazı Amerikan esir bölüklerinde ve mangalarında rütbeliler komutayı ele almaya yanaşmamış, sonuç olarak disiplin büyük oranda bozulmuştu. Amerikalı esir tabiplerin ifadelerine göre bozulan disiplin çok sayıda Amerikalı esirin yok yere ölmesine neden oldu. Neyse ki, Türk er-erbaş aralarındaki iki iş birlikçi ifşa olur olmaz disiplini yeniden kurmak için sıkı önlemler almışlardı. Bir örnek verecek olursak, esir kampında divan-ı harp kurarak iki Türk iş birlikçiyi yargıladılar. Kamptaki en yüksek rütbeli Türk esir ki bu bir çavuş olmalı, Türk Esir Bölüğü’nde komutayı ele almıştı ve diğerleri de, bazı istisnai durumlar dışında, ona itaatte kusur etmemişlerdi. Amerikalı ve İngiliz esirler Türk esirler arasında ölüm ve düşmanla iş birliği oranlarının diğer gruplara göre çok düşük olmasını Türk Esir Bölüğü’ndeki güçlü disipline bağlıyorlar. Kore’deki Türk esirler örneğinde gördüğümüz üzere, askerî disiplin güçlü bir lider ve ona her koşulda itaat edecek astları arasındaki karşılıklı güven ve sorumluluk ilişkisine dayanıyor.

ABD’lilerin işgal ettikleri yerlerden başarısız olarak ayrılmalarının sebebi Yüzbaşı Yüksel’in de söylediği gibi West Point mezunu olmayışları ve sağlam bir kültürel temellerinin mevcut olmaması mıdır?

Meslek olarak askerlik kişinin karakterini ve hayatını diğer başka hiçbir mesleğin yapamadığı biçimde şekillendiren bir meslek. Bu nedenle bir kişinin ne süreyle ve hangi askerî eğitimleri aldığı, kurum bünyesinde hangi alanlarda ve yine ne süreyle hizmet verdiği, diğer tüm meslek alanlarında, olduğu gibi önemli. Fakat bence ABD’nin sınır ötesi askerî müdahalelerinin istenilen amaca ulaşamamasının nedeni Amerikalı subayların West Point mezunu olup olmamalarından ziyade, bu müdahalelerin hem ABD’deki sivil toplumunun bazı kesimleri hem de müdahale yapılan toplumlar tarafından “meşru” görülmüyor olması.  Bir askerî harekatın başarısı yalnızca ordunun maddi gücü (personel, araç ve silah sayısı/kalitesi vs.) ile belirlenmiyor. Öyle olsaydı Millî Mücadele kuvvetleri birçok koldan yürüttükleri vatan savunmasında galip gelemezlerdi. Muharebeye giren askerin uğruna canını ortaya koyduğu savaşın haklı bir savaş olduğuna inanması, ülkesinin ve milletinin değerlerine inanması gerekiyor. Eskilerin deyimiyle buna “ordu ruhiyatı” diyoruz. İşgal altındaki anavatanını savunan bir ordu ile uzak topraklarda emperyalist müdahale yapan bir ordunun ruhiyatının aynı güçte olmaması şaşırtıcı değil.

Nazım Hikmet kampa gelir, esirlerimize komünizm ve Sovyet-Çin ideolojisinin propagandasını yapar, ancak erlerimiz dahi onun sözlerine önceden duyduklarının aynısı olmasından ötürü itibar etmez. Askerlerimizin tamamı tam bir inançla gitmiştir diyebilir miyiz?

Kore’ye giden subay, astsubay, erbaş ve erlerin tamamının Sovyetler veya Sovyetlerin temsil ettiği komünist ideoloji karşıtı motivasyonlarla savaşa katıldığını söylemek mümkün değil. Komünizme duyulan nefret veya korku nedeniyle savaşa gönüllü katılanlar olduğu gibi, hasta eşini tedavi ettirmek için gereken parayı biriktirmek maksadıyla Kore’ye giden subay da var, komutanın teşvikine karşı çıkamadığı veya farklı bir ülke görmek için giden er de.  Savaşa katılan bazı subaylarımızın yayınlanan anıları komünizme sempati duyduklarını gösteriyor. Yine esirlerimiz sorguları esnasında “Ben hayatta olduğum sürece komünist rejim Türkiye’ye gelemez” gibi ifadeler kullansalar da, fakir Kuzey Kore halkının neden bu ideolojiyi seçtiklerini anlayabildiklerini ifade etmişler. Bana kalırsa kampı ziyaret eden Nazım Hikmet’e kızmalarının nedeni onun komünizm yanlısı olması değil, hiç güvenmedikleri ve “Büyük Gâvur” adını taktıkları Rus kökenli eğitmen Malik’ten duydukları sözleri tekrarlamasıydı.

Türk askerine yapılan anketlerde askerî yapımızla ilgili detaylı sorular soruyorlar. Bunu her millete mi yapıyorlar? Bunu sizce neden yapıyorlar?

Kuzey Kore’deki esir kamplarını yöneten Çin Halk Gönüllü Ordusu tüm BM esirlerini otobiyografi anketleri doldurmaya zorladı. Bu anketlerin iki amacı vardı: esirlerden askerî istihbarat toplamak ve onların sosyal-ekonomik-siyasi geçmişleri hakkında bilgi edinmek. Esir Türk subayları en çok şüphelendiren de bu ikinci tip sorular olmuştu. Endişelerinde haklıydılar. Çünkü Çinliler bu anketleri hangi esirlerin iş birliğine eğilimli olabileceklerini tespit etmekte kullanıyorlardı. Örneğin, etnik ve dini azınlıkların üyeleri ile alt sınıf ailelerin çocukları ülkelerindeki mevcut düzende ezildikleri ve dışlandıkları için komünizm gibi alternatif ideolojilere sempatiyle yaklaşabiliyorlardı. Türk esirlerin %57’si hiç okuma-yazma bilmediği ve birçoğu da yanlış veya abartılı cevaplar verdikleri için otobiyografi anketleri onlardan bilgi almakta pek verimli olmamış gibi görünüyor.

Kampta ilginç anlar da yaşanmıştır. İşbirlikçi bir Amerikan erine karşı Türk eri Amerika’yı savunmak durumunda kalmıştır. Siz bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Bu esirimizin adını da tam olarak verelim. Fethi Çakıcı’dan bahsediyorsunuz. Esir takaslarından önce 4 Amerikalı esir Türk Esir Bölüğü’nü ziyaret ederek ABD’nin Kuzey Kore ve Çin’e bakteriyolojik savaş açtığını, kendilerinin de görev aldıkları bu savaşın masum sivillerin ölümüne neden olduklarını anlattılar. Türk esirlerin ifadelerine göre Fethi Çakıcı Dick adlı Amerikalı esir ile tartışmaya girmiş ve ABD’nin böyle adil olmayan bir yöntemle masum sivilleri hedef almayacağını söylemiş. Bu münferit bir olay değil. Pek çok defa esir kampındaki Türk askerler ABD’yi, kimi zaman Çinlilere kimi zaman da Amerikalı esirlere karşı, savunmak durumunda kalmışlar ve bu nedenle bölük halinde cezalandırıldıkları da olmuş. Sanırım burada şöyle bir düşünceyle hareket ettiler: Nasıl ki Türk esirlerden biri düşmanla iş birliği yaptığında onun tüm Türk esirlerin ve Türk milletinin şerefine kara çaldığına inanıyorlarsa, Türkiye’nin müttefiki olan ABD’nin de yaptığı veya yapacağı haksız bir saldırının Türkiye’nin şerefine leke süreceğine öyle inanıyorlardı. Yani ABD’yi savunurken aslında Türkiye’nin Kore’deki askerî mevcudiyetinin meşru olduğunu savunuyorlardı.

Amerikalı askerî yetkililerin ve esirlerimiz üzerine araştırma yapanların dahi takdir ettiği hemşehrim Kırıkkaleli Veli Atasoy’a babasının “senden asker olmaz” dediğini aktarıyorsunuz. Bunun nedenini biliyor musunuz?

Bu da kitapta kaleme aldığım çok sayıda anekdot arasında en ilginç olanlardan biri bence bu. Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy’un babası Bekir Mustafa Atasoy bir İstiklal Harbi gazisidir. Onbaşı Atasoy’un anlattıklarından anladığım kadarıyla Bekir Bey savaşla yoğrulmuş sert bir mizaca sahipmiş. Bu nedenle de çocuklarını sıkı bir disiplinle yetiştirmiş. Bana kalırsa oğluna “Senden asker olmaz” demesi onu küçük veya yetersiz gördüğü için değil, onu kendisini daha yetiştirmesi için teşvik etmek amacıyla söylenmiş bir söz. Her dönemde baba-oğul arasında yaşanan, jenerasyon farkından kaynaklanan biraz da sorunlu bir iletişim biçiminin ürünü. Babasının bu tavrı Veli Atasoy’u bir anlamda kamçılamış. Biraz da kendisini babasına kanıtlamak amacıyla savaşa gönüllü olmuş. Onbaşı Atasoy 3 yıllık esaret hayatı boyunca yalnızca hayatta kalmayı başarmadı, aynı zamanda 243 Türk esiri ve daha yüzlerce BM esirini hayatta tuttu. Çok sayıda Türk ve BM esiri sorguları sırasında hayatlarını Onbaşı Atasoy’a borçlu olduklarını ifade etmişler. Bu nedenle de Onbaşı Atasoy Kore’de görev yapan Türk er ve erbaş arasında Üstün Hizmet Madalyası (Legion of Merit) ile ödüllendirilen yegâne kişi oldu. Eminim bununla en çok gurur duyan da babası Bekir Mustafa Atasoy olmuştur.

Hocam, bize ve okuyucularımıza değer verip zaman ayırdığınız ve sorularımıza cevap verme nezaketi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim. Kore Savaşı esirlerimizin hayatını, yaşadıklarını ve gerçeklerini bizlerle buluşturdunuz. Büyük emek ve fedakârlık neticesinde okuyucuların istifadesine sunduğunuz kıymetli eseriniz için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık.

* Kırıkkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğrencisi, umitcaliskan71@gmail.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR