Bir Asır Sonra Balkan Savaşları

Okan BALKAN

 

Usta yönetmen Atıf Yılmaz’ın Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı romanından uyarlayarak çektiği “Değirmen” filminde Tarık Pabuçcuoğlu’nun canlandırdığı bıçkın İttihatçı mühendis karakteri, I. Balkan Savaşı’ndaki felakete dikkat çekerek “Bir Balkan yenilgisinden bile ders alamadık... Çeteci süngüleri altında can veren masumların, emzikli kadınların, aksakallı ihtiyarların feryatları kulaklarımızdan pek çabuk silindi!” diyerek halkı galeyana getirmeye çalışır. Halkın bu tarz bir nutka çok ihtiyacı vardır. Zira Anadolu kadar vatan toprağı olan Rumeli, birkaç ay içerisinde düşman bayraklarıyla dolmuştur ve bu sıradan bir durummuş gibi millet nazarında hiçbir tepkiye neden olmaz.

Mazisi insanlık kadar eski Türk tarihinde dillere destan pek çok zafer bulunduğu gibi büyük yenilgiler de vardır. Hayat denilen cendere, asla düz bir çizgiye benzemez. Şanlı galebeler de gösterecektir, mahzun eden mağlubiyetler de. Ne hazindir, bizim bir Balkan faciamız var ki merakla okuduğum tarihimizde zannederim böylesi hezimet yoktur. Cedit Neşriyat’ın da başında olan Dr. Mustafa Çalık bu feci yenilgiyi yüzyıl sonra ele alıp editöryal bir kitap ortaya çıkarmış. Takdim hariç, 11 yazarın 12 farklı yazısından oluşan eserin yazar kadrosunda Çalık dışında emekli kurmaylar, öğretim üyeleri, eğitimciler ve tarihçiler yer alıyor. 

Mustafa Çalık’ın takdiminden sonra müteveffa tarihçi Yılmaz Öztuna’nın Büyük Türkiye Tarihi adlı dev eserinden “Balkan Savaşlarının Kısa Tarihi” adlı yazı yer alıyor. Bu yazının giriş kısmına konulması gerçekten iyi olmuş. Çünkü hadise hakkında teferruatlı bilgisi olmayan okuyucu için doyurucu bir özet olmuş. Konuya hâkim okuyucu içinse yeterli bir hatırlatma. Editör isabetli seçimlerine devam etmiş ve hemen Öztuna’nın yazısının ardından “Balkan Savaşlarında Değişen Haritaları” koymuş. Bu sayede savaşın gidişatını okurken bir yandan da bu haritalardan takip edebilme imkânı sunmuş. Haritaların peşine de 7 Mart 1912’de başlayıp 14 Mart 1914’te sona eren “Balkan Savaşları Kronolojisi”ne yer verilmiş. Sonrasında yazı ve makalelere geçilmiş. Mehmet Beşikçi’nın Redif teşkilatının iflasını ele aldığı makalesi bir nevi yarı zamanlı asker olan rediflerin içler acısı halini ortaya koyuyor: “Yerlerini bırakarak kaçan ve diğerlerine kötü örnek olan birlikler hemen her yerde redifler olmuştur.” (s.70). Doruk Akyüz ise Payitahta dayanan Bulgar ordusu ile yapılan son siper savaşını işlemiş. Sayıca üstün Osmanlı ordularının başkent önünde yaptığı bu savunma, kendi hanelerine Edirne, İşkodra ve Yanya müdafaalarıyla birlikte savaş boyunca sayılı başarılarından... Görüldüğü üzere bir elin parmak sayısına dahi ulaşmıyor. Bu noktada Balkan savaşlarının I. Dünya Savaşı’nın bir provası olduğu anlaşılıyor (s.91). Mustafa Yeni, pek de dikkat etmediğimiz “savaşta makine kullanımı” bahsini açmış. Maalesef bu konuda da sınıfta kaldığımız, makale okununca net bir şekilde anlaşılıyor. Sanıyorum Balkan yenilgisi için en doğru tanım “bozgun” olacaktır ki sonradan Sarıkamış’ta da karşımıza çıkan Hafız Hakkı Paşa, kitabına da bu adı veriyor. Doç. Dr. Mesut Uyar da bozgunla yüzleşip bir tür askerî rönesans yapılmasını konu edinmiş yazısında. Bu noktada bahsi; tecrübeleri aktarmak amacıyla sansürün kaldırılması, disiplin ve mutlak itaat, milli mefkure eksikliği, siyasi kamplara bölünmüşlük ve askerlerin eğitimi, kumanda heyetinin yeterliliği, ordunun teçhizat-donanım yetersizliği ve savaşların ordular için en iyi öğretmen olduğu ve fırsatlar yarattığı gerçeği olarak sekiz temada değerlendirmiş (s.115).

O dönem için “Ordunun Rönesansı” denince akla gelen ilk isim Enver Paşa’dır. Zaten hemen sonraki bölümde Nevzat Kösoğlu’nun Balkan Savaşı’nda (Yarbay) Enver Bey’in rolünü anlattığı yazısı yer alıyor. 41 yıllık ömrüne muazzam işler sığdırmasına rağmen korkunç biçimde haksızlığa uğrayan Enver Bey, Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağını savunurken koca Rumeli’nin gittiğini görüp payitahta dönmüştür. Bu arada söylemeden edemeyeceğim: Trablusgarp’ı da kaybettik, Batı Trakya’yı kaybettiğimiz gibi. Ancak birini kıt imkânlarla çarpışarak, diğerini ise üstünlüğümüze rağmen dünkü uşaklarımızın önünden kaçarak kaybettik. İkisinin arasında kocaman bir “askerlik namusu” yer alıyor. Bu durumda şimdiye dek belirttiğim hezimet, bozgun, facia tabirleri eksik kalır. Konuya dönecek olursak Enver Bey, bir baskınla hükümeti ele geçirip orduyu toparlayarak Edirne’yi geri alır ki birçok namının yanına “Edirne Fatihi” de böylelikle eklenir. Onun kitabında korkuya yer yoktur. Nasıl cesur ve özgüvenli olduğunu 10 Ocak tarihli şu mektubundan çıkarabiliriz: “...böylelikle savaş yeniden başlar ve iki yüz bin askerimiz Avrupa’ya değer verilmeyi hak ettiğimizi gösterir.” (s.140).

Kitabın geri kalan yazıları harple ilgili kitap incelemeleri ve gözlemler üzerine kurulmuş. Emekli bir kurmay ve FSMVÜ öğretim üyesi Hasip Saygılı, dönemin kaynaklarından yola çıkarak insan kalitesinin düşüklüğünden, Müslüman ahalinin vatan savunmasına kayıtsızlığından ve nitelikli insan gücü eksikliğinden bahseder. Vaziyet korkunçtur. Toplumda büyük bir sosyal-ahlaki çözülme vardır. Ancak neredeyse hiçkimse bunun farkında değildir. Hasip Saygılı’nın kardeşi ve Kitap Şuuru Hareketi’nin yolbaşçısı Oğuzhan Saygılı da aynı yaraya parmak basan bir kitap olan Fatih Kerimi’nin İstanbul Mektupları’nı tanıtmış. Benim de daha önce okuduğum bu eser ağlanacak halde olduğumuzu yüzüme vurmuştu. Peş peşe gelen bu iki yazının vurguladığı ahlaki yozlaşma ve niteliksiz insan kütlesi meseleleri bugün dahi karşımızda duruyor. On yıllık savaş sürecinde üzerine düşülmemesini mazur görebiliriz belki. Peki, neden bugün ele alınamıyor ve kuru hamasete boğuluyoruz, anlamak güç. Son bölümde İsmail Küçükkılınç’ın Troçki’nin Balkan Savaşları Kitabı ve Aram Andonyan’ın Balkan Harbi Tarihi kitaplarına yaptığı incelemeleri bulunuyor. Andonyan bize, bizdenmişçesine güzel bilgiler veriyor. Savaşı adeta bizim gözümüzle anlatmış. Sonradan aldığı tavrı anlamak mümkün değil. En çok Leon Troçki’nin gazeteciliğini beğendim. Sonradan Bolşevik Devrimi’nin başını çekenlerden olacak Troçki, o günkü Batı ve Rus medyasının yanlı tutumuna ve sert sansüre rağmen hamiyetli bir gazeteci olarak Bulgar mezalimini tüm çıplaklığıyla aktarmış. Ayrıca bunları Bulgar subay ve çetecilerden yararlanarak yapmış.

Kimden duyduğumu/okuduğumu hatırlamıyorum, ancak “Yanya’ya, İşkodra’ya, Manastır’a giderken değil; oralardan atılırken yaşadıklarımız bize ders olmalı” kabilinden bir ikaz anımsıyorum ve bu sözün geçerliliğini bugün daha iyi anlıyorum. Hatalarımıza sırt dönerek, yaralarımızı görmezden gelerek daha büyük hata ve acılara sebep oluruz. Aslolan geçmişin iyi-kötü halleriyle yüzleşip vaziyeti düzelterek ileriye sağlam bakmak olmalı. Bu kitabı geçmişle yüzleşebilmek bağlamında önemli buluyorum. Selanik Türküsü’nü, Türk Selanik’te dinleyebilmek dileklerimle...

Haz: Mustafa ÇALIK

Cedit Neşriyat, 248 Sayfa, 3.Baskı, Ankara 2015, ISBN 978-975-7352-33-4

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR