Çiğdemleri Solan Bozkır

Ahmet Metehan ŞAHİN

Arapçadan dilimize geçen “hikâye”nin Arap edebiyatında ilk zamanlar, bir olayın anlatımından ziyade taklit manasında kullanıldığı, daha sonraları nakil ve tekrar anlamıyla yaygınlaşarak bugünkü ifadesiyle yerleştiği, kaynaklarda belirtilmektedir. Bugün anladığımız manasıyla olmasa da “hikâye”nin edebiyatımızdaki geçmişi çok öncelere tarihlenir:

“Türk edebiyatında öykü, öteden beri zengin bir anlatı geleneğine dayanır. Yalnızca Batılı (çağdaş) anlamda ilk öykü örneklerinin yazıldığı Tanzimat döneminden değil, Türk anlatı geleneğinin yazılı ve sözlü kaynaklarından da beslenmiştir. Öykünün kaynaklarını yazılı edebiyatın başlangıcına götürenler, edebiyatımızda öykünün birikiminin ne denli eski ve zengin olduğunu anlatır. […] tam bu arada, Dede Korkut Kitabı’nın, hem konusu ve içeriği hem de anlatım biçimleri bakımından öykücülüğümüze bir temel oluşturduğu söylenebilir” (Gümüş 2010: 17).

Tanzimat’la birlikte artık Türk hikâyeciliği yeni bir istikamete girmiştir. Bu istikamet, hikâyeciliğimizin yönünü geleneksel Türk hikâyeciliğinden ayırmıştır. Bu ayrımın temelinde gerçeklik unsuru yer almaktadır:

“1870 ve onu takip eden yıllarda başlayan ilk yerli hikâye/roman denemelerini öncekilerden ayıran en önemli fark muhayyileden çok gerçeğe, yani bu türün en ilkel tariflerindeki unsurlardan ‘vakaların olabilirliği’ne dayanmasıdır” (Okay 2010: 100)

Bu bilgilerden yola çıktığımızda bir hikâyenin insanlar tarafından okunması, dolayısıyla da başarıya ulaşabilmesi için, insanların okudukları hikâyelerde kendilerinden bir şeyler bulması gerekmektedir. Bu da anlatılan olayların gerçekliğine ve hikâyelerde kullanılan dilin samimi olmasına bağlıdır. Günümüz Türk Edebiyatı’nda bunu başarabilen yazarlardan birisi de hiç şüphesiz İmdat Avşar’dır. Evvela şunu belirteyim: yazarın hikâyelerinden bir lezzet almanın terazisi, edebiyattan anlamaktan ziyade sohbetten anlamak, çay içmekten anlamaktır. İmdat Avşar hikâye yazmaz, bizlere kendi hayatından kesitler sunar.

Yazarımız 1967 yılında Kırşehir Kaman’da doğmuş, ilkokul öğretmenliği görevinden sonra 2007’den itibaren Kardeş Kalemler, Sancaktar, Gökbayrak, Bizim Külliye, Berceste, Şehriyar, Kardeşlik (Kerkük), Bayrak (Bağdat), Ulduz (Azerbaycan) gibi dergilerde hikâyelerini yayınlamaya başlamıştır. Yazarın ilk hikâye kitabı olan Çiğdemleri Solan Bozkır 2009 yılında Ötüken Neşriyat’tan, daha sonra ise Kesit Yayınları’ndan okuyucuların ilgisine sunulmuştur.

Yazar, Çiğdemleri Solan Bozkır kitabında yer alan hikâyelerinde, temiz ve saf Anadolu halkını, abartıya ve süslemeye kaçmadan tüm gerçekliğiyle gözler önüne serer. İyi bir gözlem yeteneğine sahip olan yazar, gerek hikâyelerini kurgularken gerekse de hikâyelerinde kullandığı üslubunda, yabancı hiçbir kavramdan etkilenmemiş, kendisine kaynak olarak Anadolu’yu ve insanlarını seçmiştir. Bu bilgilerden yola çıktığımızda realizmden bir tık ötede naturalist bir yazar olduğu anlaşılmaktadır. Yazar hikâyelerinin konusunu doğup büyüdüğü Kırşehir’in Kaman ilçesinden ve öğretmenlik yaptığı çeşitli bölgelerden almıştır. Buna ek olarak yazarın dili de gezip, gördüğü yerlerde yaşayan köylülerin konuştuğu saf Türkçe’dir. Günümüz modern ve postmodern yazarların eserlerinde göremeyeceğimiz ya da az rastlanılan samimi, içten bir üslubu vardır. Yazar, kahramanlarını konuştururken kendisinden gayet emindir. Okuyucunun ilgisini çekeceğinden hiç şüphesi yoktur. Nitekim haklı da çıkar. Okuyucu hikâye içerisindeki diyaloglara kendisini o kadar kaptırır ki bir an gelir Muhterem’le karşılıklı zurna çalar, İsmail’le yan yana seke seker gider ve Reşit’le de Âşık Paşa türbesinde sohbet eder.

Yazar, hikâyelerinde yer verdiği kahramanları kurgulamada oldukça başarılıdır. Sanırım bunun sebebi de kurguladığı kahramanlarla görevi sebebiyle birlikte yaşamış olmasıdır. Çünkü yazar olayları dışarıdan gözlemlemek yerine, onlara bizzat tanık olmuştur. Bu nedenle okuyucunun gözünde Anadolu halkı tüm gerçekliğiyle hayat bulur.

Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat yazarın hikâyelerinin üç ana tema üzerinde yoğunlaştığını belirtir; öğretmenlik, abdallık ve mollalık. Yazarın; Hamdi Kirve, Türbenin Delisi, Ağaçtan Atlar, Rahman Dayı öğretmenlik yaptığı yıllardaki hatıralarından yola çıkarak kaleme aldığı hikâyeleridir. Kerem ve Molla Emmi gibi hikâyelerinde ise mollalık kavramlarından bahseder, yeri gelir eleştirir. Çiğdemleri Solan Bozkır kitabının ilk beş hikâyesinin de ana teması Abdallık’tır. Bunlar; Evin Yıkılsın Haci, Muhterem, Bahri Usta, Allah Görür, Abdal Kocası’dır.

Ayrıca yazarın hikâyeleri folklorik açıdan zenginlik arz etmektedir. Hikâyelerde yoksul Anadolu köylüsünün geleneksel, toplumsal ve kültürel özellikleri gözler önüne serilmektedir. Bununla birlikte hikâyelerde sıklıkla deyim, atasözü ve yerel söz varlıkları kullanılmıştır.

Bana göre bir hikâyeyi güzel kılan ne metinlerarasılık, ne kurgu teknikleri, ne şu, ne budur. Çay demleme ihtiyacı veriyor mu bir hikâye, dostlarla muhabbet edesin, anneni arayıp hal hatır sorasın geliyor mu, tamam. Biz ne anladıysak sohbetten, muhabbetten, çaydan anladık. Bu böyledir. Bizim medeniyetimiz bir çay medeniyetidir. İslâm bir sohbet dinidir. Efendimiz “din nasihattir” buyuruyor. Nasihat ayrı sohbet ayrı diye düşünmeyin, aynı şeydir. Nasihat nush kökünden gelir ve bu da yapılan bir işin şaibelerden korunmasıdır. Yani nasihat bir öğüt olmaktan ziyade sohbetle, muhabbetle insanın kendisini şaibeden korumasıdır. Zorlama bir bağlantı kurduğum sanılmasın, her sohbet nasihattir, her nasihat bir sohbettir. İmdat Avşar’ın her hikâyesi sohbettir, nasihattir. Ben, geleneğin bu anlamda modern Türk edebiyatında en iyi temsilcilerinden birinin de Avşar’ın hikâyeleri olduğunu düşünüyorum.

İmdat AVŞAR

Ankara, Kesit Yayınları, 1. Baskı, 2015, 184 Sayfa, ISBN: 978-605-9100-62-5

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR