On Dakika Otuz Sekiz Saniye

Mehmet Yılmaz

On Dakika Otuz Sekiz Saniye, okuyup okumamakta uzun süre tereddüt ettiğim bir roman oldu. Şafak’ın Pinhan’dan başlayarak her kitabını değil ama her romanını okumuş bir okuruyum. Bu incelemede de aslında Şafak’tan değil de, son romanı On Dakika Otuz Sekiz Saniye’den söz etmek niyetindeydim.

Ancak, bütün yollar yine yazarını, eserinin önüne geçiriyor. Çünkü Şafak, öyle açıklamalar yapıyor ki, adeta “eserimin konuşulmasını istiyorum,” değil de, “eserden başka şeylerin konuşulmasını istiyorum,” der gibi davranıyor…

O yüzden biraz yazarının dedikodusunu yapacağız…

İlginçtir, Elif Şafak bana Arda Turan’ı hatırlatıyor. Elbette eğitimleri, dünyaya bakışları, branşları falan çok farklı iki insan ama ortak yönleri çok. İkisi de Türkiye çıkışlı ve beynelmilel alanda tanındılar. İkisinin de çıkışları alanlarında oldukça yetenekli, gelecek vaat eden hatta geleceğin bizzat kendisi olan isimler olmalarına dayanıyordu. Yetenekleri halen tartışılmaz ama bunu kullanmakta eskisi kadar mahir değiller. Bile isteye ya da istemeden de olsa gitmeleri gereken yoldan saptılar. Yani, düşüşleri bence kazaen değil, bunu kendileri seçtiler. Arda Turan, her ne kadar şu aralar iyice çaptan düşmesi nedeniyle, pek yapamasa da, ara ara iyi maçlar çıkarabilmesi durumu gibi Elif Şafak da bu romanda zaman zaman üst seviye işler başarmış…

On Dakika Otuz Sekiz Saniye, birkaç bölümden oluşuyor. İlk bölümde öldürülmüş ancak beyni çalışmaya devam eden bir hayat kadınının geri dönüşlerle, hayatını anlatmasını okuyoruz. Bence romanın en etkileyici ve başarılı kısımları işte o anlatımların, İstanbul’a gelene kadar olan kısmıydı. Yani aşağı yukarı ilk 150 sayfa ve o, 150 sayfaya iyi not verebilirim. 

Leyla’nın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına tekabül eden kısımlar hayli etkileyiciydi bence. En azından hikâyesi olarak öyleydi. Van’da doğan ve büyüyen Leyla’nın ve mesela annesi / teyzesi Binnaz’ın yaşadıkları Khalid Hosseini’nin Bin Muhteşem Güneş’i gibi beni yüreğimden yaraladı. Onu, o hale getiren şartlar iç burkan cinstendi. Zaten kitapta alıntı yaptığım cümleler de oraya aitti. Demem o ki, şahane başlayan, sizi içine alan, sarsan bir roman, sonrasında vites düşürüyor, vasata bağlıyor ve hatta kısmen sıkıyor…

Yazarlar gibi okurlar da farklı farklıdır. Bu anlamda ben zaman / mekân ilişkisine çok dikkat eden bir okurum. Yani tarihlerde, günlerde, vakalarda tutarsızlık olmamalı. Elbette roman denilen şey bir kurmacadır lakin yine de bazı şeylere dikkat etmek lazım. Romanda, bu zamana uygun olmama durumları vardı. Mesela mı?

Olaylar 1990 yılında bitiyordu. Sayfa 314’te bununla ilgili bir terslik vardı bence. İki polis memurunun radyoda maç dinlediklerini ama bu maçın önemsiz bir 2. Lig maçı olduğu yazılmış. Hâlbuki o yıllarda da 2. Lig maçlarının radyo yayınları yoktu.

Türkiye’de arafta kalmış bir yazar durumuna düşen Şafak’ın bu kitabında devrimcilere çok sık göz kırptığını hissettim. Sürekli devrimci güzellemeleri vardı. Romanın beyaz atlı ve iyilik timsali prensi D/Ali mesela… Ve onun üzerinden anlatılan pek çok konu…

Şafak’ın sıkı bir milliyetçilik bile değil “milliyetçi” düşmanı olduğuna iyice inandım. Çünkü romandaki pek çok karakter ve hadise oraya bilhassa konulmuş gibiydi. Bir kere, kötü çocuklar ülkücülerdi. Geneleve gidecek tıynette ama milliyetçiliği elden bırakmayıp padişah portresini oradan indirtecek bir tip var mesela. O uçkuruna düşkünken, D’Ali tam bir irade hâkimi ve insanlık timsaliydi…

Keza, Amerikan Filosu’nu protesto eden devrimciler yüzünden Coniler, geneleve gelemeyince morali bozulan Şeker Ana, onlara o kadar kızıyor ki, Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne para bağışı yapıyor!

Bitti mi? Hayır… Ülkemizin bir vilayeti olan Van’dayız. Ancak sonradan şeyhe bağlanan, aksi ve kaba biri olan baba mesela… Muhtemelen bir Kürt ailesi olmaları gerekirken ilginç bir şekilde oğlu olursa adını Tarkan koyacak! İkincisi olursa da Tolga… Tabii yetmiyor, romanın sapkın ve lanet adamı, adi bir herif olan amcası çoktan oğlunun adını Tolga koymuş bile. Bunlar bana bilinçli ve tuhaf geldi.

Romanın bahsini ettiğim ilk bölümlerini başka biri, ikinciyi başka biri yazmış gibiydi. Evet, hikâyenin kendinden kaynaklanan bir durum vardır mutlaka; ancak özellikle 236. sayfada başlayan ve “İkinci Bölüm” denen bölüm, usta bir yazar yerine ilk romanını yazan biri tarafından kaleme alınmış gibiydi. Mesela mezarlık diyalogları uzun ve bir kısmı gereksizdi. 

Roman akıcı ve çabuk okunan bir romandı; bunu da söylemem lazım. Bir puanlama yapmak gerekirse, İstanbul’a gelene kadar ki kısım için10 üzerinden 9, diğerleri için 5 verebilirim. Nihayetinde, Şafak, bir edebiyatçıdan çok popüler bir yazar olma yolunda koşar adım gidiyor… 

Son olarak, yazar romanlarını epeydir Türkçe değil, İngilizce yazıyor ve Türkçeye çevriliyor. Bu nedenle Türk edebiyatı kategorisinde sayılmalı mı, ondan da emin değilim…

Elif Şafak

Doğan Kitap, İstanbul, 2019, 392 Sayfa, ISBN: 6050963090

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR