Türkçenin Sırları

                          İbrahim DAŞ*

Cemil Meriç'in kelime hakkında: ''Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz. Kelime âdem.'' deyişine bakıldığında, merhumun kelime üzerine tefekkürü görülmektedir. Aynı zamanda Türkçemizin mimarlarından, baba eren Yûnus Emre'mizin ''söz ola kese savaşı, söz ola kese başı...'' mısraları ile devam eden şiir kıyafetindeki hakikati; bizlere, dilin altyapısı olan kelimenin ve bu kelimeler ile oluşan sözün ortaya çıkarmış olduğu kuvveti pekâlâ hatırlatmaktadır.

Bu kelime bakiyesiyle oluşan, katlanarak zenginliğe kavuşan dil; genel olarak, dilbilimciler tarafından ''temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi'' olarak tanımlanır. Bu tanım dahi bize, dilin âdemoğlunun varoluşundan itibaren, genetiğine işlenmiş, çözülemeyecek düğümler ile sırlanmış bir hakikat oluşunu düşündürmeye yeterli olmaktadır.

Türkçenin Sırları eserinin müellifi Nihad Sâmi; Trabzon'un köklü âileleri içerisinde sayılan Alemdarzâdeler'e mensup bir muhit içerisinde, 1907 yılında İstanbul Fâtih'te dünyaya gelir. Çocukluğu, gençliği ve aynı süre zarfında eğitimi, bu bölgede geçer. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Yüksek Muallim Mektebi'ni bitirerek, farklı şehirlerde, pek çok kurumda öğretmenlik görevi yapar. Kendi rızası ile 1969'da emekliye ayrılır ve kendini kitap çalışmalarına yönlendirir. Yahyâ Kemal Enstitüsü'nün neşriyat işleri ile ilgilenir, 1970'de kurulmuş olan Kubbealtı Akademisi'nde Edebiyat Kolu Başkanı ve aynı zamanda Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın müdürü olur. Türk edebiyâtında bir târihçi, münekkit ve fikir adamı konumlarıyla, -hacimleri kadar kuvvetli- gerek genç kitleye yol gösteren gerek millî şuûr hususunda bir rehber olan, gerekse Türkçe'nin mühim savunucusu olarak aktarımlarda bulunan eserler bırakır. Nihad Sâmi Banarlı, 14 Ağustos 1974 târihinde hocası Yahyâ Kemal'in Aziz İstanbul'unda vefat eder.

''Bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, hele şu veya bu politik veya ideolojik sebeple dilden atılabilir görmek, en az, onların oluş ve yontuluş târihini bilmemekten, hattâ sevmemekten doğan büyük bir gaflettir.''

Nihad Sâmi Banarlı'nın Türkçenin Sırları eseri, Millî Eğitim Bakanlığı tarafınca 2004 yılında, 100 Temel Eser çerçevesine eklenmiştir.  Kitap, ''Birinci Baskının Önsözü'' ile okuyucuyu karşılar. Önsözden anlaşılacağı üzere bu eser; muhtelif gazete ve mecmualarda neşrolunan, akademik toplantılarda gerçekleşen konferans ve okunan tebliğlerden harmanlanıp, tesir boyası tazelenerek      oluşturulmuştur. Eserin bir bütün olarak ele alınması hususunda aktarımlar ile karşılaşılır. Burada; kitap içerisinde yer yer, farklı konu başlıkları adı altında tekrar edilen bölümlerin olduğunu söyler ve bunun, okuyucunun üzerindeki tesir aşamasında, daha sağlıklı olacağını bizlere, üstü kapalı bir şekilde aktarır. Dil İnkılabı ve Atatürk'ün, -ilk olarak- gerçekleştirmek istediği, öz Türkçecilik meselesinden yenilen darbelerin görülmesiyle, benimsediğimiz, dilimize kazandırdığımız nice zengin kelimelerin dışlanması ve bununla beraber halkın, cemiyetin benimsediği kelimelerin birden bir kenara itilmesi durumu belirir. Buna karşı geliştirilen yeni tutum, izlenen yol ne yazık ki Atatürk'ün ölümü arkasından ilk meseleye geri döner. Bu inkılabın sonrasında, 30 yıl boyunca dil üzerinde yaşanan meddücezirler ve öz Türkçecilik kisvesi altında diş bileyen, Türkçeye zararlı emellerini aşılamak gayretinde bulunanların -yazarın tabiri ile alaylı alimlerin- karşısında, bu uygulamalar ile çatışan bir savunma cephesi de görülür. Önsöze baktığımızda; kitapta bu durumların ağırlık olarak yer aldığı haberi, önbilgisi zihnimize oturur. Böylelikle, kitabın meselesine hâkim olarak ilerleyebilme yetisi, izlenecek rotanın ilk soluğu; önsözle alınmış olunur.

''Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle doymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiş ve bu kelimeleri tamâmiyle millî bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlâtlar artık o kelimelere düşman kesilemezler.''

Kitapta önsöz sonrasında bizi karşılayan ilk yazı Bir Dil Konferansı'dır. Burada ilk olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması için, içeriden ve dışarıdan güdülen plânlar, çizilen rotalar ve kurulan kumpasları hatırlatmak mahiyetinde yazarın aktarımlarda bulunduğu görülür. Aynı zamanda Osmanlı içerisindeki Sırp, Yunan, Bulgar topluluklarına aşılanmak istenen milliyetçilik, daha doğrusu hürriyet ve istiklâl fikrinin, ne gibi sıçramalar yaparak ilerlediği bahsine de dem vurduktan sonra farklı bir hâtıraya geçer.

-''Aman, dikkatli olunuz, Moskova, bu işe el atacaktır!..''

1932-1933 Dil İnkılabı gerçekleşir. Bir Türk Diplomatı ile İngiliz Diplomatı arasında geçen diyalogda, İngiliz'in gerçekleşen bu inkılaba, yukarıdaki söz mukabilinde temâs edişi; milletler arası rekabette, bir millete bilenen hançerin, çevirilen dolapların farkında olunması durumunu açığa çıkarır. Aynı husus, İngiliz edibi George Orwell tarafından ele alınmış ve milletlerin diline karşı gerçekleştirilen taarruzun sonucunun, o milletin sürüleşmesi demek olduğunu aktararak, bu tasarıyı uygulamak isteyenlerin, politikalarını, hedeflerini belirtmiş ve kaleme almıştır.

Millî kaygıdan doğan hedefin, Türk dilinin muasır medeniyetler seviyesinde; işlekliğini, zenginliğini ve bakiyesini günden güne doldurarak ve aktararak, çağın getirilerine cevap verebilecek bir dil konumunu alması olduğunu belirtir. Burada, dil cevherinin -özellikle Türkçemizin- kıratının değerini daha iyi ölçebilmek adına mihenk taşı vazifesinde, önemli hususlardan bahseder.

-''Türk çocukları, 'zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletân' diyerek, Arap, Fars kelime ve kaideleriyle zincirlenmiş terkiplerle 'hendese' okuyorlardı.''

Dil inkılabına kadar Türkçe üzerinde hakimiyet kurmuş olan Arap, Fars tamlama ve unsur ağırlıklarının, Türk Milleti'nin benimsemeyeceği bir ahenk, bir söyleyiş olduğunu, yazar bizlere belirtir. Köprücük kemiği yerine azm-i terkova, kalça kemiği yerine azm-i harkafa denmesini örnek olarak belirterek, hedefin, değişimin kaidelerini bizlere yansıtır. Ancak halkımızın benimsediği, ince eleyip sıkı dokuduğu kelimeler, terimler yerine daha çirkinlerinin konulması ve getirilmesinin, değişimin esas amacı olmadığını, üzerinde sık sık durarak anlatır. Müellifin tabiri ile dil bir tılsımlı vâsıtadır. Bunu, çağ açıp çağ kapamış, kendine bir hudut tanımamış nice cihangirlerin, fâtihlerin, devlet büyüklerinin bu başarılarını; hitâbet dilinin tesiri sayesinde başarmış olduğu gerçeğini örnekler ile âşikâr ederek vurgular.

''Avâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş''

Yazar, işte bu başarının altında yatan hususu; büyük ses şâiri olarak tanımladığı Bâkî'nin bu mısraları arkasından, dilin kullanılışında önem arz eden söyleyiş ve inandırma yetisinin, bir musîkî tecrübesi ve bu tecrübenin geçirmiş olduğu evre sayesinde gerçekleşeceğini söyler. Zehabımca, bunu belirtirken Köprülü'nün Türk Edebiyatı'nın Menşei mevzûunda geçen ilk şiirin musîkîden ayrı olmayışı meselesini de aktarması, müellifin bu konu üzerinde okuyucuya aktarımını, çok sağlam bir altyapıya, zemine kavuşturur. Farklı milletlerden de örnekler vererek, bu mukayese sayesinde söze katılmak istenen musîkînin ihtiyaç, gereklilik olarak doğuşunu gayet açık özetlemiştir. Böylece söz-ses arasındaki bağlantının tâ iptidâî insanlar döneminde ortaya çıkışından, günümüzde çıkarmamız gereken bir ders oluşunu bizlere kendi üslûbuna sindirerek öğretir.

''Uzun hece, sâdece bir Arap veya Acem hecesi değildir. ...Türk milleti bu sesi duymuş, benimsemiş ve sevmiştir.''

Türk halkının söz mukabilinde şiire kattığı ezginin XIII. asır Yûnus Emre şiirlerinde nasıl belirdiğini gözler önüne seren yazar, eski Türkçenin karakteristiğini gösteren kapalı hecenin zamanla evrilişini de bizlere anlatır. Yazar, esasında Türkçenin bu başına gelen felâketin nedenini, Türkçenin dünya dilleri arasındaki konumunu, karakterini dikkate almamak hatâsında bulmaktadır. Bu çok doğru bir tespittir. Ayrıca, -bir sonraki konu başlığı altında daha detaylı değineceği- Türkçenin imparatorluk dili olduğunu belirtmekle beraber bu tanımını, bugün öz Türkçe sanılan kelimelerin kökenine inildiğinde, nelerle karşılaşıldığını aktararak, sağlam, tutarlı bir zemine oturtur.

Hülâsa; Yahyâ Kemal'in söyleminde de rastladığımız, ''Fransa dilini, bin yılda, Fransa'nın toprağı yarattı.'' cümlesinde gizlenen hakîkat, bu bölümün toplamından çıkarılacak pay ile değerli okuyucuya bırakılmıştır.

Kitabın ikinci konu alt başlığı İmparatorluk Dilleri olarak görülür. Yazar burada öncelikle dil kavramının milletten ve o milletin mâzisinden ayrı ele alınmasını bir gaflet olarak belirtir.

Türk Milleti'nin karakteristik özellikleri diline de aksetmiştir. Bu pek çok millette görülmektedir. Yazar, evvelinde bu hususlara değinerek dillerin sınıflandırılması meselesi hakkında îzahlarda bulunur. Yalnız bir vatanda yer tutmamış, alabildiğine geniş coğrafyalara yayılmış dillerin büyük diller konumuna dahil edilebileceğini söyler ve ülkelerin fethi gibi kelimelerin de fethi olduğunu bizlere aktarır.

Bir imparatorluk, hâkimiyet sürdürdüğü topraklardan nasıl vergi alıyorsa, aynı şekilde kelime de alır. Öte yandan aldığı kelimeleri kendi dilinin estetiğine, fonetiğine ve gramerine uygun bir kalıba sokarak millîleştirir ve sahiplenir. Yeryüzünde imparatorluk dili olarak adlandırabileceğimiz dillerin sayısının pek az olduğunu belirten yazar, Latince, Arapça, İngilizce ve güzel Türkçe'mizin bu sınıflandırılmaya bâzı farklarla dahil edilebileceğini söyler. Bu dillerin hiçbirinin özdil olmadığını belirtir ve özdil tabirinin bir taassup olduğunu söyler. Bunu daha iyi açıklamak maksadıyla bize örnekler sunar. Buraya, İngilizlerin: ''Bahtiyardır o İngilizce ki onda her dilden kelime vardır.'' deyişini yazmakta fayda vardır.

''Bir dilin doğuşunda, karakterinde, an'anesinde ve dehâsında, başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirme hayâtı ve kudreti varsa, artık o dili özdil yapmaya kalkmak, dili kendi tabiatından ve dehâsından uzaklaştırmaktır ki bunu ancak cehâletin ve dalâletin elleri yapar.''

Yazarın bu aktarımının sonrasında bir durumu çok iyi anlamaktayız ki; bu da Türkçemizin, Orta Asya sahnesinde bile bir ''imparatorluk dili'' olduğudur.

Çünkü, Türklerin, cihân hâkimiyeti anlayışı doğrultusunda ve kut inancı güdümüyle, târih sahnesinde ilerleyişi görülür. Ülküleri uğruna, dost belledikleri atlarına binip kılıç kuşanan ve nizâm-ı âlem için durmadan yolda olan Türk milleti, hüküm sürmeye başladığı her coğrafyada dillerine de genişlik katmıştır. Bundan dolayıdır ki Türkçe, mahdut bir alanda kalmamış, kısırlaşmamıştır. Türklerin târihteki eylemleri Türkçenin bünyesine de yansımıştır.

Yazar, Ali Şîr Nevâî'nin, Türkçe için bir ''fiiller'' ve ''mecazlar lisânı'' tabirinin çok doğru bir bakış açısı olduğunu söyler. Çünkü, at üstünde Asya bozkırlarında Gel! Git! Vur! Kır! Dur! Çık! İn! Dur! Koş! gibi tek heceli sadâlar bünyeye getiren Türkler, sürekli bir eylem, hareket halindedirler. Günümüze de bu sadâların dilimize fiil olarak yansıması görülür. Bu da yukarıda karakteristik özellik hususunda dem vurduğumuz kısmın bir örneği mukabilinde değerlendirilebilir.

Yazar, büyük şâirimiz Yahya Kemâl'in şiirleri çerçevesinden güzel Türkçemizin nasıl işlenmesi gerektiğini bizlere aktarır. Önsöz hususunda belirttiğimiz gibi tekrarlamayı, burada da kelimenin fethi üzerinden gerçekleştirir.

Kadim geleneklerimiz, inançlarımız içerisinde mühim yeri olan yer-su kültünün, zamanla vatan kültüne dönüşmesi görülür. Bu dönüşüm; vatanın tek karış toprağının dahi kutsal olduğunu, verilmemesi gerektiğini bize söyler. Yazarın, bu bölümün sonunda ki aktarımında Türkün sesiyle ve sanatıyla işlenmiş, Türkün heyecânına işlenip vicdânına yerleşmiş ve Türk olmuş kelimelerin verilemez oluşu ifadesini bu açıdan ele aldığımızda sanki bir Türkçe kültü kendini gösterir. Bu da zannımca, Nihad Sâmi Banarlı'nın müdâfaa rolüyle oluşturduğu, bahsettiğimiz dönüşümle paralel ilerleyen bir tutumdur.

Buraya kadar detayına inerek ele aldığımız bölümlerin haricinde, kitapta 41 bölüm daha vardır. Önsözden de anlaşılacağı üzere, bütün olarak ele almak uyarısına kulak vererek diğer bölümlerin detaylı aktarımına burada başvurmayacağız. Ayrıca, diğer üç bölüm minvalinden, kalan 41 bölümün; değerli okuyucuya bırakılışı da bir tevafuk olarak mesaj niteliği taşımaktadır. Yukarıda -kitap içerisinden- okuyucuya bir zemin oluşturacak bazı aktarımlarda bulunulduğu gibi birkaç aktarımı da buraya eklemek, isabetli olacaktır...

''Bizim dil konusunda yapacağımız iş, kelime fethinden, hattâ kelime ithâlinden korkmamakdır. Şu şartla ki onlara İngilizlerin, Fransızların bilhassa büyük Türk halkının yaptığı gibi derhal millî damgamızı vurabilelim! Onları Türkçenin sesiyle ve kendi estetiğimizle millîleştirelim. Çünkü 'Ortak Medeniyet'ler içinde milletlerin en büyük zaferi işte bunu yapmak, bunu yapabilmektir.''

''Daha XII. asırda, Türkistan'da Ahmed Yesevî ile başlayan Türk diliyle tasavvuf edebiyâtı, Yûnus'un ilâhîlerinde Türkçenin zaferleri olmuştur. Dînin ve tasavvufun Türklerden önce Araplar ve Îranlılar tarafından geliştirilmiş Arapça ve Farsça sözleri, terimleri, Yûnus'un Türkçesinde ebekuşağı altından geçmişçesine milliyet değiştirip Türkçeleşmiştir. Büyük şâir, bu yolda bir kelime bile uydurmaya tenezzül etmemiş, ilâhîlerinin nice tılsımlı sözlerini, kendileriyle haşır neşir olduğu Türk halkının yaşayan dilinden derlemiştir. Bulamadıklarını, Arabîden, Fârisîden almış fakat öyle bir edâ ile kullanmıştır ki, bu kelimeler sanki öteden beri Türkçe imişler gibi millî bir ses, millî bir çehre almıştır.''

Atatürk'ün topladığı bir mecliste Yahyâ Kemal ile aralarında geçen bir diyalogdan sonra, meclistekilere şöyle seslenmiştir: ''Görüyorsunuz ya, beyler. Yahyâ Kemal Bey'in vehmi, sizin ilminizi mağlûp etti.'' Atatürk'ün dil inkılabı girişiminde içine düşülen çıkmazı fark edişinde, merhum şâirimizin rolü, tesiri pek büyüktür.

Yine bir gün Atatürk'ün Fâlih Rıfkı Atay'ı yanına çekip: ''Çocuk çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakamayız. Tabiî yol'a döneceğiz.'' deyişinde fark etmemiz gereken durumun, özleşme meselesinin ne gibi emellere zemin oluşturduğudur. Bunun, dilimize faydası ne yazık ki mümkün olmayacak derecede görülmüştür. Bu yüzden tabiî yol kavramını zihnimizde daha iyi oturtmak amaçlı, ilim adamı Prof. Abdülkadir İnan'ın naklinden birkaç satır aktarmıştır:
''Ahmed Cevad Emre, Atatürk İnkılâbının Hedefleri adlı serisinde, Atatürk'ün bir akşam sofrasında -Kitap, kâtip, mektup benimdir, ketebe, yektübü Arabındır. Herkesin söylediği yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir.- dediğini kaydetmiştir. Atatürk'ün bu konuşması 1936 yılının Mart ayı sonlarında Güneş - Dil Teorisi'nin tesîri altında bulunduğu günlerde olmuştur. Atatürk, bu sözleriyle şimdiki Türk edebî diline yerleşen bütün kelimelerin Türkçe sayılması gerektiğine işâret buyurmuştur.''

İşte bütün bunlardan varacağımız sonuçlar sâbittir. Daha çok sol meşrep emellerin mesken edindiği Öz Türkçecilik mefhumunun güzel Türkçemize yaptığı zulmün ve bu zulme şartlı yahut şartsız destek çıkan, yazarın tabiri ile alaylı âlimlerin; Türkçeyi, Dil İnkılabı'nın arkasından, onulmaz bir hâle sürüklemek vazifesine ant içmiş gibi tavır takınışı görülmüştür. Müellif, bu duruma karşı izlenilmesi gereken yolu ispatlar ile zenginleştirerek, edebî bir üslup dairesinde bizlere aktarmıştır. Kâh Fuzûlî, Yûnus Emre örneklendirmeleri ile kâh hikâye formatında bu meseleyi sindirip ve daha pek çok örneklendirmeler, hâtıralar, kaynaklar ile dimağımıza kazımak gayretinde, çabasında bulunmuştur.

 Bu güzel eseri okuduktan sonra, pek çoğumuzda, farklı konu başlıkları altında gizlenmiş tesîrler muhakkak oluşacaktır. Oluşan tesîrlerde, görünen farklılık doğal olmakla beraber, köken itibariyle kavradığımız meselenin aslında hiçbir farklılığı olmayacaktır. İşte yazarın bu güzel esere Türkçenin Sırları ismini vermesi de bu noktaya ayrıca işaret etmektedir.

Günümüzde bilinen, kabul edilen kökeni itibariyle Elif Arapça bir kelime sayılmaktadır. Ancak, görülmüş ve inkârı söz konusu olmayan durumlar mevcuttur. Bunlardan birisi de Karacaoğlan şiirlerinde geçen Elif'in, bizim dilimizde mûsîkîsine kavuşup nice türküler ortaya çıkarmasıdır. Sevdiğimiz, yollarını gözlediğimiz, yârimizi düşünürken -ismi Elif olmasa dahi- bu türküler heybemizden hissiyatımıza doğru yönelim göstermektedir. İşte Elif'i biz asırlarca öğütmüş, kendi değerlerimizi nakşetmiş ona yeni bir hüviyet kazandırmışızdır. Bunu düşünürsek, bugün taassupla Elif kelimesine kaş çatmak, bir hatâ değil de nedir?

Bu eseri okuyuşumla, üzerimdeki tesîrinden böyle bir kesit aktarmakta fayda olacağını düşündüm. Bu mirasın, lise çağlarımda değil de üniversite öğrenciliğim sırasında heybeme yerleşmesinin, yaratmış olduğu üzüntüyü, hayıflanmayı bir yana bırakarak; bir tecrübe edinmenin şükrü ile yazımı Fuzûlî'nin mısralarını buraya naklederek sonlandırıyorum:

Ol sebepden Fârisî lafz ile çokdur nazm kim
Nazm-ı nâzük Türk lafzıyla iğen düşvâr olur
Mende tevfîk olsa bu düşvârı âsân eylerem
Nevbahâr olgaç dikenden berg-i gül ızhâr olur

''Fârisi ile çok sayıda şiir söylenmesinin sebebi, Türk diliyle ince şiir söylemenin güç olmasındandır. Fakat, Allah yardım ederse ben bu güçlüğü yeneceğim! İlkbahar geldiği zaman, kuru dikenlerden nasıl gül yaprakları çıkmaya başlarsa; ben de diken gibi sert sanılan Türkçe ile gül yaprağı gibi ince şiirler söyleyeceğim!''

*Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğrencisi, ibrahim.vedat5758@gmail.com

Nihad Sâmi Banarlı

Kubbealtı Neşrîyâtı No.1, Nihad Sâmi Banarlı Külliyâtı No.1, 49. Baskı, İstanbul, Şubat 2016, 317 Sayfa, ISBN 978-975-7663-77-5
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR