Uzun Çarşının Uluları

Harun GÖRÜCÜLER[1]

Mitat Enç, ülkemizin pedagoji alanında yetiştirdiği en önemli isimlerden biri olarak bilinir. İstanbul Darülfünun Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görürken birinci sınıfın sonlarında gözlerinden rahatsızlanmış ve okulu bırakmak zorunda kalmıştır. İstanbul ve Viyana’da çeşitli hastanelerde şifa arayan Mitat Enç, genç yaşta görme yetisini kaybetmiştir. Viyana ve ABD’de Pedagoji alanındaki eğitimlerini tamamlamış, 1940’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nde “Marazî Ruhiyat” okutmak üzere ilk görevine atanmıştır. Daha sonraki yıllarda Ankara’da Gazi, Hacettepe, ODTÜ, Ankara Üniversitesi gibi kurumlarda öğretim üyesi olarak çalışmış, kendisi gibi göremeyenlere ışık olması amacıyla Ankara Körler Okulunu, Gazi Üniversitesinde de Özel Eğitim Bölümünü açmıştır. Çocuk gelişimi ve terbiyesi üzerine birçok tercüme ve telif eseri vardır. 1991’de aramızdan ayrılan yazarın Uzun Çarşının Uluları adıyla bir hikâye kitabı, Bitmeyen Gece adıyla da otobiyografi türünde bir eseri ve Selamlık Sohbetleri adıyla bir anı kitabı vardır.

Genç yaşta gözlerini kaybeden Mitat Enç, doğduğu şehir Gaziantep’in 20. yüzyılın başlarındaki sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına ışık tutar. Osmanlının son zamanlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına ve sonrasına dair ayrıntılar dikkat çeker. Antep halkının çeşitli halleri, dünyaya bakışı, sosyal ve dinî hayatta bu hikâyelerde bir çocuğun hafızasından yansıyan ışık huzmeleri halinde verilir. Dikkatli bakanlar hikâyelerin arka planında koskoca bir medeniyetin izlerini görebilir. Onun Selamlık Sohbetleri adlı anı kitabından da anlayabileceğimiz üzere Uzun Çarşının Uluları’nda olayları anlatan çocuk, Mitat Enç’in otobiyografisinden esinlenerek oluşturduğu bir kahraman anlatıcıdır.

Antep’te dünyaya gelen Enç’in dedesi şehrin tanınmış avukatlarından, babası önde gelen iş adamlarından annesi ise belediye reisinin kızıdır. Yazar Antep’te bir konakta yaşar ve orta öğretim için İstanbul Lisesine yatılı olarak gider. Tüm bunlar bile hikâyelerin anlatıcısı ile yazar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarır. Sözgelimi Ahraz hikâyesindeki şu bölümler bunun kanıtıdır: “İstanbul’a okumaya gidişimin ikinci yaz tatili için eve dönmüştüm. Selâmlık avlusuna girer girmez ilk iş gözlerim onu aramıştı. Göremeyince nerede olduğunu sormuştum. Sorumu işitmemişler gibi herkes bir şeylerle uğraşır gözüküyordu. Sonunda küçük kardeşim yanıma sokuldu: ‘Geçen kış öldü. Sulu satlıcan oldu. Ne yaptıksa kurtulamadı. Üzülürsün diye sana yazmadılar.’ dedi.” Bu bölümlerde olduğu gibi birçok hikâyede yazarın otobiyografisine ait göndermeler bulmak mümkündür. Bu sebeple hikâyelerin, otobiyografik okumalara açık bir tarzda yazıldığını söyleyebiliriz.

Bitmeyen Gece adlı romanıyla belli bir okur kitlesi tarafından tanınan Mithat Enç’in bir şehri tüm canlılığıyla anlatan eseri Uzun Çarşının Uluları’dır. Uzun Çarşının Uluları ilk defa 1977’de İnkılâp ve Aka Kitabevleri tarafından basılmış, ikinci basımı 1993’de Meteksan A.Ş. Yayınları tarafından yapılmış; ancak 1997 yılında üçüncü basımı Ötüken Neşriyat tarafından yapılınca daha geniş kitlelere ulaşmıştır.

Uzun Çarşının Uluları, yirmi iki hikâyeden oluşan bir kitaptır.  Her biri “ulu” diye tabir edilen bu kişiler, öyle karşılarında ayağa kalkılacak, saygı gösterilecek insanlar değildir. Onları ulu yapan ne mal varlıkları ne de makamlarıdır. Sessizce akan bir nehrin içinde görünüveren bu yurdum insanlarının bu suyun içinde ne kadar temiz yaşayıp gittiklerinin hikâyesidir. Aktar Musa, Deli Bekir, Köse Hafız, Kuyucu Kör Hafız, Bodur, Kız Ali, Ahraz, Hapoba, Hacı Arap… Enç; alelade insanların sıra dışı hikâyelerini ve Antep'in dünyasını o döneme has güzellikleriyle kaynaştırarak anlatır. Yazar,  böylece karnavalesk bir anlatım ile çok sesli bir şaheser oluşturur.

Uzun Çarşının hikâyesi özelde oradaki insanların, genelde bir şehir olarak Antep ve çevresinde yaşananların öyküsüne dönüşür. Daha büyük bir çerçeveden bakıldığında ise bir dönem Anadolu insanının yaşayış, inanç ve eğlencelerini bulmak mümkündür.  Bu hikâyelerde, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki Antep’e dair izler ile bu şehrin esnafı, meşhur simaları, gelenekleri ve konak hayatının tüm ayrıntıları renkli bir anlatımla yaşatılır. Hikâyelerde Ermeni tehciri, Fransızlar gelmeden önceki hayat, onların şehri işgali ve Fransızların kovulmasıyla insanların tekrar evlerine dönüşü çoğu zaman iç burkucu bir sahne gibi gözler önüne serilir.

Şehir, insan ve çarşıya dair samimi bir hikâye kitabı olan Uzun Çarşının Uluları, tahlil ve ayrıntılarıyla bir başyapıt hüviyeti kazanır. Yazarın dili, yöresel sözcüklerle süslenmiş ve bu eserin doğal bir dile ve samimi bir anlatıma sahip olmasını sağlamıştır. Okurken dilimizin zenginliği ve yöresel ifadelerin güzelliğine kapılıp gidiyor insan. Ev halkına horanta (s.79), kır gezi ve eğlencelerine sahre (s.149) diyor. Hafif bir kahvaltı etmek; açlığı azıcık giderecek bir şeyler yemek anlamına gelen “safra sındırmak” (s.59) deyimi kadar tuz ekmek olmak (s.147) deyimindeki samimilik ve güzellik de etkiliyor insanı.

Hikâyelerin en güzel yönü sadeliğidir. Bu sadeliğin içindeki mütevazı kurgusu ve samimi üslubuyla gösterişli bir eser ortaya çıkıyor. Bir zamanlar Antep’te bir konakta yaşamış bir çocuğun ağzından anlatılan hikâyeleri okurken yaşlı bir akrabamızın yanına oturmuş, ondan bir şeyler dinliyor gibi hissediyorsunuz. İnsan o dünyanın renkli hayatını ve insanlarını görünce yaşadığı hayatın tekdüzeliğinden ve insanların tek tipliğinden sıkılıyor. Yazarın amacı aslında biraz da bugünü sorgulatmak… Enç, çoğu hikâyede geçmişe bakarak bugünkü hayata dair düşünmemizi istiyor.

Uzun Çarşının Uluları’nın sayfalarından Antep çarşısına girdiğimizde, yüzyılların getirdiği kültürel birikimle muhatap olan bir kültürün izleriyle karşılaşırız. Müşteriyi sadece kazanç kapısı olarak görmeyen, onunla konuşan, sohbet eden esnafları görürüz bu çarşıda. Esnaflar o çarşının bir parçası olduğu kadar insanların da bir parçası olmuştur. Günümüzde Mitat Enç’in anlattığı çarşıyı bulmak, kitapta anlatılan “ulular”la karşılaşmak ne kadar mümkün, bilmiyoruz. Zaten yazar hikâyelerin hemen hepsinde bu değişime vurgu yapar. Çoğu yerde geride kalan hatıraları yakalamaya çalışan bir çocuğun, hayallerinde o çarşıda dolaşan yaşlı bir adamın izleri görülür. İmam Baba hikâyesinin sonunda söylediği şu sözler gibi artık bazı şeyler mazide kalmıştır: “Onunla birlikte yalnız Uzunçarşı’nın değil tüm kentin yaşamında geriye dönmeyecek bir çağın perdesi inmişti.” (s.39)

Mitat Enç’te geçmişi sürekli yüceltip duranlardan ziyade ona özlem duyanların hassasiyeti vardır. Eskilerin inceliklerini ve zarafetini yeniye aktarmaya çalışan bir yazar olarak dikkatimizi çeker. Yazar, aşama aşama kültürdeki değişimi tasvir eder. “Tahılı mangır etmeyen eski toprak ağaları”, “silah zoruyla varlıklıları soyup zengin olanlar”, “particilik denen zorbalıkla Ermeni mallarını yok pahasına kapatanlar”, “tomofil denen o şeytan arabası alım satımı ve işletmesiyle zenginleşenler”, “garajcı ve tamirci diye yeni zanaatlarla varlık toplayanlar ve bu değişimin yansımaları” hikâyelere yansıyacaktır. (s.55) Özellikle kitabın son hikâyesi olan Asiye Teyzenin Evi’nde Antep’in artık eski halinden eser kalmadığı çarpıcı bir şekilde anlatılır. Yıllardır evinden çıkmayan Asiye teyze, oğlu Dündar’ın arabasıyla dolaşırken hakikatle de yüzleşir. Belediye pasajı, eski postane, Camlı kahve, İncirli pınar, Mazlum’un harafı (havuz) gibi geçmişe dair ne varsa yoklar arasına karışmıştır artık. Asiye Teyze’nin sadece yeni mezarlığı sevmesi ve “Bak burası gözel olmuş. Adamın hemen öleceği geliy. Beni de buraya gömdürün oğul.” (s.299) demesi hikâyedeki trajik durumun işaretidir. Eskiye ait her şey ölmüştür ve yeniye ait olanlardan ise sadece mezarlıklar güzeldir. Aslında Asiye Teyze evinin etrafına yapılan ve yapılmaya devam edilen apartmanlardan her şeyin değişmekte olduğunun farkındadır; ama bunu kabul etmek istemez. Hikâyedeki diğer trajik vaka ise oğullarının habersizce annelerinin evini müteahhitte vermeleridir. Asiye Teyze evinin yıkıldığını duyunca kendisi de yıkılır, oğullarına hakkını helal etmez ve öyle ölür. Asiye Teyze’nin evinin de yıkılmasıyla artık eskiye dair her şey yok olmuştur. Asiye Teyzenin Evi’nin kitabın son hikâyesi olması tesadüfi olmasa gerektir. Zira burada yazar, annesinin gönlü olmamasına ve varlıklı olmalarına rağmen sırf daha çok mal sahibi olmak için annelerinin evini yıkan oğullar aracılığıyla yıkılan, değişen ve yok olan bir insan tipini göstermeyi amaçlar.

Uzun Çarşının Uluları’nı okuduğunuzda o inanların sıcaklığını ve yakınlığını hissetmemek mümkün değil. Onları yaşatan ve hâlâ bir yerlerde yaşadıklarını hissettiren, Mitat Enç’in kalemidir. Anlattığı kahramanalar, yaşadıkları ve onlardan dinledikleriyle bir şehrin hafızasını ortaya koyar. Antepli’nin adetleri, an’aneleri, inanç ve hayal dünyası her yönüyle kitaba yansır. Enç’in başarısının altındaki sır da burada gizlidir. Mesela Kız Ali hikâyesinde oruç yiyenlere verilen cezayı ve aykırı insanların yaşamını, Köse Hafız’da kişisel değişimi, İmam Baba’da delilik ile velilik arasındaki ince çizgiyi, Hacivatçı Vakkas’ta bir kültürün yok oluşunu, Kendini Arayan Adam’da yıllarca boşlukta gezinenleri, Aktar Musa Efendi’de herkesin derdine çare bulup kendi derdiyle baş başa kalan bir adamın çaresizliğini ve bu çaresizliğin sonunda işlediği acı verici cinayeti, Bir Malûl ve Bir Gazi’de sahte kahramanlık hikâyeleri ve gerçek kahramanların yaşamı arasındaki farkı görürüz.

Uzun Çarşının Uluları, sosyal ve ticarî yaşama dair daha birçok ayrıntıyla karşılaşabileceğimiz bir meslek kitabıdır aynı zamanda. Yazar; dönemin en gözde meslekleri terzilik, kasaplık, aktarlık, avukatlık, çiftçilik, berberlik, arzuhalciliğin yanında bugün pek bilinmeyen “kuyuculuk” ve “Hacivatçılık” gibi mesleklere ve onların icracılarına da değinir. Kuyucu Kör Hafız’da iki gözü de görmemesine rağmen evlerin avlularına açılmış kuyulara tek başına inip su çekmek için kullanılan bakraçları yahut kazayla kuyunun dibine düşen yüzük, bilezik gibi eşyaları çıkararak geçimini sağlayan bir kahramanın hikâyesi anlatılır. Bu hikâyeden sırf kuyulara düşen eşyaları, öteberiyi almak için bir meslek olduğunu ve adının da “kuyuculuk” olduğunu anlarız.

Uzun Çarşının Uluları; şehrin ruhunu, nabzını, alınıp verilen nefesini hissettirir bize. Sadece çarşı değil, Antep’in sokakları, yolları, köyleri, evleri, bahçeleri, ırmakları, çeşmeleri hatta kuyuları vardır. İnsanları en ince ayrıntısına kadar irdelemiş ve ortaya çok özel portreler çıkarmıştır. Gerçekle hayalin, zenginlikle fakirliğin, dostlukla düşmanlığın, günlük hayatla ticari ilişkilerin, delilikle veliliğin iç içe olduğu bir dünyanın hikâyesidir. Uzun Çarşının Uluları, geçmişi anlatarak bugünü görmemizi sağlayan bir başyapıttır. Her biri bir insana adanmış bu hikâyelerin, modern yaşama ayak uyduramayarak yok olup giden mesleklerden, kültürlerden, kelimelerden ve sessizce göçüp giden insanlardan bahseden çok boyutlu okumaya ve araştırmaya açık metinler olduğunu belirtmemiz gerekir.

[1] Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Mitat ENÇ

Ötüken Neşriyat, 304 Sayfa, İstanbul, 2019, ISBN: 978-975-437-204-5

YAZARIN DİĞER YAZILARI

BU KATEGORİYE AİT DİĞER YAZILAR