Durmuş Hocaoğlu – Düşük Şiddetli Devrim

Entelijansiya, sözlük anlamı olarak bir milletin aydın sınıfını tanımlar[1]. Yâni her şeye yön veren münevver tabakasını… Bu yüzden ülkemizde mesûliyet mânâsında en büyük yük entelijansiya sınıfındadır. Çünkü tefekkürle elde edilen neticeler entelijansiya sınıfının elinde işlenir ve ülkenin ileri gitmesi için rehber fikirler olarak yöneticilerin ellerine sunulur. Yâhut ülkenin kaderine etki etmek bâbında bâzen dümen-direkt milletin aydınlarının eline geçer. Her halükârda fikirle çizilen gelecek rotasının aydınların eseri olduğu aşikârdır. Bu yüzden fikir kalemini ellerine aldıklarında her şeyi eleştirmeye muktedir bir entelijansiyanın gerektiği gibi kritik edilmesi elzemdir. Zîrâ bir geminin kaptanı, tayfaları ve yolcularından mâadâ güzergâhın belirleyicisinin eleştirilmesi millete tutulan ayna misâli dimağın netleşmesini sağlar. Mezkûr nedenlerden dolayı Durmuş Hocaoğlu’nun “Düşük Şiddetli Devrim” kitabı aydın sınıfımızın, tarihimizin, kimliğimizin ve genel bir bakış açısıyla milletimizin kritik edilmesidir.

Durmuş Hocaoğlu, klasikleşmiş münevver tanımlanmasının dışında kalan bir yaşam öyküsüne sahiptir. Onun ezber bozan bilim adamı sıfatını kazanması ise; ülkemizde pek rastlanmayan bir ilgi sahasına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Zîrâ ülkemizde fen sınıfına dâhil olan bilim adamları genelde öyle başka ülkelerdeki gibi tarih, toplum, edebiyat ve en önemlisi felsefe gibi sahâlarda görünmeyi pek tercih etmezler. Oysa Hocaoğlu, mühendislik eğitimi almış, fizik sahâsında uzmanlaşmış ve üstüne üstlük felsefe sahâsında doktora yaparak[2] bilim dünyasında -fen ve sosyal olarak- iki koldan önemli adımlar atmıştır. Hattâ Hocaoğlu’nun felsefeyle iştigâline binâen, bilim adamı sıfatını filozofa çevirdiğini söylemek abartı olmaz.

Yazmak edebi bir istidâtla sınırları kolaylıkla çizilemeyecek bir yoğunluğa erişebilmesine rağmen, Hocaoğlu’ndaki bu üretken süreç yoğunluğu bir yana fazlasıyla verimlidir. Çünkü yazdığı yüzlerce makale oldukça kapsayıcı ve okur için fazlasıyla doyurucudur[3]. O, derin tespitleriyle sadece yorum yapmaz; fikrî yönden kemâle ermiş düşünceleriyle olması gerekeni olandan yola çıkarak, felsefî argümanlarla netleştirir. Misâlen, tarih bilgisi gibi eldeki mevcut materyalle toplum reaksiyonu gibi değişken bir faâliyetin geleceğini belirlemeye çalışır.

Durmuş Hocaoğlu’nun ele aldığımız eserinde yukarıda kabaca îzâh edilmeye çalışılan şekilde yazdığı on bir makale bulunmaktadır. Makâleler doksanlı yıllarda muhtelif süreli yayın organlarında yayımlanmış ve dönemin havasına uygun olmasına rağmen; fazlasıyla genel ve kapsayıcıdır. Her ne kadar dönemin sorunlarına bir yorum getirilmiş olsa da ele alınan konu tüm yönleriyle mercek altına alınır.

Makalelerin genelinde felsefî ağırlık kendisini hissettirir. Îzâh edilen düşünce genelgeçer bir tez oluşturularak fikrî açıdan binâ edilir. Düşünce çok boyutlu bir şekilde nüks ederek, içine tarihi, toplumu ve aktüeli sığdırır. Eldeki içtimâî faktörler geçmişle ve akranlarıyla kıyâs edilerek sonuçlara ulaşılır. Bu açıdan bakıldığında yazarın fikrî olarak öne sürdüğü argümanlar sanki günümüzde anketlerle şekillenerek sonuca ulaşan tezleri andırır. Toplumun kalitatif ve kantitatif ölçülmesine ilişkin bu istatistikî tezler uzun çalışmaların sonucu olmasına karşın, Hocaoğlu sanki bu süreci hikmet birikimiyle aşmış gibi kemâle erdirir ve tespitlerini sunar.

Hocaoğlu tezini oluştururken fen alanında ihtisas yapmış bir bilim adamı sıfatını yazdıklarına yansıtır. Kendi kuramlarını oluştururken fizik terminolojisinden iktibâslar yapar. Misâlen toplumsal değişme vektörleri diyerek, bir fizik kavramını toplumsal değişim biriminin yönelimini îzâh etmekte kullanır. Bu anlayış ortaya konulan fikri anlaşılır kılmakla birlikte özgünlüğü de ön plana çıkarır. Zâten her makâlenin nîrengi noktası diyebileceğimiz yerinde sadece Hocaoğlu’nda görebileceğimiz bahsedilen noktayla bağlantılı onlarca yeni fikir husûle gelir.

Hocaoğlu, kitabında verdiği tezleriyle alıntılayan değil; alıntılanan olacak kadar özgün bir bilgi birikimiyle okurunun karşısına çıkar. Onun argümanlarını oluştururken destek aldığı fikirdaşları anlattığı konunun süsü kabîlinden bir etki yaratmasına karşın kendinin öne sürdüğü fikirler karanlık gecede yıldız gibi parlar. Öne sürdüğü “Düşük Şiddetli Devrim” fikri bu bağlamda değerlendirilebilecek kadar özgün ve kabul edilebilirdir. Bu tezle Hocaoğlu, konuya sosyolog nazarıyla bakıp, tarihçi ciddiyetiyle argümanlarını sunup, filozof hüviyetiyle son sözünü söyler. Toplumdaki değişimin devrim kisvesi altında kendini hissettirmeden yaptığı hareket, yazarın yorumuyla görünür kılınır. Zâten felsefe bir yerde görünür olmayanı görünür kılmak olduğundan yazarın tavrı evlâdır. Yine, Batılı olan Sekülerizm kavramını millî etiketiyle mayalayıp dönüştürerek diğer bir eseri ile “Milli Sekülerizm” kavramını ilim dünyasına ve özelinde tartışılmak üzere Türk Entelijansiyası’na kazandırdığı görülür. Zîrâ kendisi Batılı olanları millîleştirmekle kazanım sağlanacağını vurgular. Örneğin; “Bizim tezimiz şudur: Çağdaşlaşmak, ancak, Batı’nın millî bir yorumu ile mümkündür, Batı’yı toptan reddederek değil! İşte Batı’nın bu millî yorumlarından birisi de Batı tarzı dünyevîleşmenin Türkiye ve İslâm dünyasına adaptasyonudur ki bizim millî sekülerizm (veya millî sentetik sekülerizm) ibâresi ile kastetmiş olduğumuz da budur.”

Eserde ülkemizin son yüzyıllarında yaşamış olduğu Batılılaşma ve demokrasi problemlerinin sebeplerinin yetkin bir şekilde yorumlandığı gözden kaçmaz. Münevver sınıfının zamânın hızlı kabuk değiştiren yapısına uyum sağlamakla vakit kaybederek fikir üretmedeki kısır hâline sıkça vurgu yapan Hocaoğlu, demokrasi ve Batılılaşma sorunları çerçevesinde cepheleşen grupların zâfiyetlerini ortaya koyar. Bu üslûbuyla cepheler üstü bir konumda yer bularak üst akıldan yorumlarıyla entelijansiyamıza ayna tutar. Son zamânlarda daha net hissedilen ve daha genel bir ifâdeyle; tarih boyunca yaşadığımız sorunların temelinde kendimize ayna tutmak konusundaki çekincemiz hesap edildiğinde yazar tarafından ele alınan eleştiriler, hâlen güncelliğini muhâfaza etmektedir.

Eserin yazarın üslûbunu yansıtacak şekilde farklı bir dili söz konusudur. Hocaoğlu’nun çok yönlü bilimsel anlayışı eserde zengin bir terminolojiyle kendisini göstermektedir. Onun vurgu yaptığı terminolojik aktarımlar yazarın üslûbuna alıştıkça sorun olmaktan çıkmaktadır. Zâten fikrin sunulmasına istinâden yazılan yazıların ilk bakışta anlaşılmaması okurun terminoloji konusundaki zâfiyetinden ziyâde konunun önem derecesinden kaynaklanmaktadır. Toplumun analiz edilmesi işi başlı başına bir güçlük iken yazarın daha fazla devreye girmesi gerekebilir ama asıl iş; kafa yormak, okura düşmektedir.

Her ne kadar anlaşılması güç mevzûlar sayfalara taşınmış olsa da toplumumuzun yaşadığı sorunlar düşünüldüğünde her biri cemiyette yüksek tartışılır değeri olan laisizm, demokrasi, jakobenizm, İslâm, sağ, sol, millî mutâbakat, Sünnîlik, Alevîlik, Kameralizm, kültür, siyâset gibi kavramlar kemiyetlerinin çok üstünde bir anlatımla zenginleştirilerek okura sunulmuştur. Hocaoğlu ele aldığı kavrama tüm yönleriyle hükmederek, onu anlaşılır kılmak ister ama bir farkla, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmasını hedef edinir[4]. Onun bir üst akılla şekillendirdiği fikirlerinden kasıt, meselelerin çözümünün onu bunu değil hepimizi ilgilendirdiği gerçeğine vurgu yapmaktır.

Sonuçta; bizi bize yetkin bir şekilde anlatan Hocaoğlu, millî mutâbakat dâhilinde sorunlarımızı su yüzüne çıkararak, meselelerin üstesinden gelmemizin yollarını felsefenin ışığıyla ortaya koyar. Bunu yaparken kitlesel fikir açmazlarımızı münevver zâfiyetimizi vurgulayarak açıklar. Kendi kavram terminolojisiyle özgün fikirlerini tarihe not düşecek şekilde çizer. Bir milletin; geleceğine güvenle bakabilmesi, münevver tabakasının yetkinliği ile ölçülür. Yıllar yılı kendisiyle, toplumuyla, devletiyle cebelleşen; fikren bocalayan, biz demek yerine ben diyen münevver sınıfının aksine Hocaoğlu ideal Türk münevverine örnek olacak şekilde fikirlerini sunar.

Durmuş Hocaoğlu

KOCAV Yayınları, İstanbul, 2015, 320 Sayfa, ISBN:978-605-60707-9-2

Yazar: Zafer SARAÇ

Editör: Osman Berat ÇELEBİ


[1] Kubbealtı Lugati, http://www.lugatim.com/s/ENTEL%C4%B0JANS%C4%B0YA

[2] Yazar, 1994 yılında İstanbul Üniversitesinde “Türk-İslam Düşünce Tarihinde ve Modern Fizik’te Kozmos” isimli doktora tezini Prof. Dr. İsmail Yakıt danışmanlığında bilim dünyasına sunmuştur.

[3] Hoca’nın âhirete irtihâlinin üzerinden 11 seneyi aşkın bir zamân geçti. Ancak bu geçen ciddi sürede Hoca tarafından kaleme alınmış makaleler, hazırlamakta olduğu; makalelerinde bahsederek yayımlamak üzere olduğunu bildirdiği kitapları millet hâfızasına kazandırılması gibi ciddi hususlar bir yana, müteessirim ki basılmış kitapların yeniden baskısı dahi hâlâ tamamlanamadı. Galiba unutuldu. Hoca’nın tüm yazılarını şahsî emekleri neticesinde “açık kaynak” hâline getirmiş olması, ona saygı duyanların eserleri basılı hâlde tekrar, daha güçlü ve daha gür bir sesle Türk Milleti’nin hizmetine sokulmasına ne mânidir ne de engeldir. Bu husûsta şahsım da dâhil olmak üzere Hoca’nın tüm talebeleri, sonrasında ise tüm dostları Hoca’ya vefâtının ardından vefâ göstermeyi başaramamıştır. Bu konu, mevcut Türk Entelijansiyası’nın büyük bir ayıbıdır (Editör notu).

[4] Hoca’nın kullandığı dilin ağdalı olduğu söylenegelir. Fakat buradaki maksat kelimelerin yerinde kullanımına dair örnekler sunmak ve Türkçemizin güzelliğine ve zenginliğine de vurgu yapmaktır. Öyle ki; Firdevsi Şehname eserinde olabildiğince çok kelime kullanması ile Arapça karşısında Farsçaya yeniden dinamizm kazandırmasını, bir dönem Almancasının Alman krallarının ifadesi ile “sadece köpeğim ve hizmetçilerimle Almanca konuşurum” dediği bir dil durumunda iken Goethe’nin kendi deyimi ile “Yüksek Almanca” dediği bir entelektüel dil olabileceğini ispata yönelmesini Hoca’nın bu tarz bir yazım dilini tercih etmesi ile bağdaştırabiliriz. Hoca, kadim Türkçe geleneğine hâkim olmakla birlikte bir klasik Türkçe sevdalısı idi ve dilin yaşayan yanına vurgu yaparak, kullandığı yerinde ve çeşitli kelimelerin çokluğu ile parmaklarından geleceği emzirmeyi bir ülkü edinmişti. Bu beyandan hareketle diyebiliriz ki Hoca’nın hedef kitlesi her kesim ve herkesten daha çok düşünen, okuyan, araştıran kimseler özelinde düşünsel sahâda memleket kavgasına tutuşanlardı diye düşünürüm (Editör notu).

0 0 kere oylandı
İçeriği Değerlendir