Kayıp Coğrafyanın İzinde –
Taha Kılınç

Tarihin rüzgarının uzak coğrafyalara savurduğu bir millet olan Türkler, zaman içerisinde birbirinden çok uzak mesafelere ulaşır. Etin tırnaktan ayrılması misali soydaşlarından uzak düşerek, ayrılığın acısıyla gurbeti tadan bir millet için bazen göçebeden ziyade sürgün sıfatı uygundur. Türklüğün neşet ettiği o güzel topraklardan, kutsiyetine inanılan ormanlardan, dağlardan, akarsulardan ve göllerden çok uzaklara sürgün edilen bu kadim millet için çoğu zaman geriye bakmak bile güçtür. Ama geride kalan yok hükmünde değildir. Tüm cesametiyle bir tarihi sırtlamış türlü güçlüklere göğüs germiş bir millet parçası doğduğu topraklara kök salarak tutunduğu topraktan kopmaz. Doğu Türkistan’ın macerası böyle başlar.

Tarih anlatısına göre büyük Türk Kağanı Metehan Çin ordularını yendikten sonra Çin toprağını tümden ilhak etmek istemez. Zira devasa Çin nüfusu içinde milletinin asimile olacağını hesap ederek basiretini gösterir[1]. Bu nedenle anlatı paralelinde Türkler Çinlilere fazla karışmadan devasa Çin nüfusu kıyısında Bilge Kağan’ın sözlerini[2] kulaklarına küpe ederek 21. yüzyıla kadar varlıklarını korurlar. Ama Asya’daki kafesine bir ejderha misali kapanan Çin, tarih boyunca yegane hedefi olan Asya anakarasının her karışına nüfuz etme amacından geri adım atmaz. Böylelikle tarih yeniden tekerrür eder. Türklüğün kök vatanı Doğu Türkistan Çin tarafından ilhak ve işgal edilir. 1949 yılından bu yana işgal altındaki Doğu Türkistan’ın dramı ise günümüze kadar artarak devam eder. Çünkü yüzlerce yıldır sindirilemeyen bir millet akla hayale gelmeyecek yöntemlerle dünya üzerinden silinmek istenmektedir.

İşgal sonrası Doğu Türkistan’daki acılara dünyanın kör ve sağır olduğunun görülmesi ise fazlasıyla yürek burkucudur. Özellikle İslam dünyasının umarsızlığını ifadeye etmeye kelimeler kifayet etmez. Buna rağmen taşın altına elini sokarak, gerçeği tüm çıplaklığıyla göstermeye niyetli kalem erbabının çabaları her türlü takdirin ötesindedir. Bu minvalde Gazeteci Yazar Taha Kılınç “Kayıp Coğrafyanın İzinde Doğu Türkistan Seyahatnamesi” isimli bir kitap yazarak, adeta dilsiz, çaresiz, kimsesiz bir coğrafyaya ses olmayı hedefler. Tabii Kılınç’ın tek hedefi çaresizin sesini duyurmak değildir. Doğu Türkistan’ın günümüzdeki görünümü tarihin sayfalarına da yazılacağı için yazılan eser bir manada geleceğe ve sonraki nesillere atılan bir mektup haline dönüşür. Üstelik Türk coğrafyasının bu uzak noktası TV haberlerinden duyulandan daha detaylı bir biçimde okuyanı bilgilendirir.

Eserin isimden de anlaşılacağı gibi Kılınç’ın eseri en nihayetinde bir seyahatnamedir. Ama turistik bölgelerin tasvir edildiği, davetkar nutukların paylaşıldığı, turist rehberlerinin başucu kitabı misali kaleme alınmış bir gezi kitabı değildir. Çünkü, Doğu Türkistan’dan yükselen acılara şahitlik edilen bir eserdir. Buna rağmen Çin Devleti’nin Doğu Türkistan için aksi yönde bir söylemi söz konusudur. İşin gerçek yüzünün görülmesi ise bölgedeki bir seyahatle mümkündür. Çin Devleti’nin Doğu Türkistan’a yönelik uyguladığı kısıtlamalar ise gerçeğin üstündeki kara peçenin kaldırılmasını engellemektedir. Fakat Taha Kılınç cesur bir hamleyle bölgeye ziyaret etmeyi göze alır.

Bu zorlu seyahat sürecinin ise iyi planlanması zaruridir. Zira Çin baskısının Doğu Türkistan’a atılan ilk adımdan itibaren başlayacağı aşikardır. Bu açıdan Kılınç’ın fevkalade iyi tasarlanmış bir ziyaret planı vardır[3]. Seyahat öncesi bölgenin tanınmasına ilişkin coğrafyayı anlatan belge, bilgi, kitap ve hülasa tüm kaynakların iyi bir biçimde yazar tarafından sindirilmesi; ele alınan bölgenin daha iyi dile getirilmesini sağlar. Bu yönden Kılınç adeta seyahat öncesi bölgeyi evinin arka sokağı gibi tetkik eder. Örneğin bölgenin uydu görüntüleri ve bu görüntüler üzerinde meydana gelen değişimler ibretamiz bir biçimde ortaya koyulur.

Yazar Doğu Türkistan gerçeğini ortaya çıkarmadan önce adım adım bilgilendirmelerle coğrafyayı okurun önüne serer. Tarihi açıdan zengin bir perspektifle ele alınan Doğu Türkistan’ın yaşadığı problemlerin kökleri böylelikle daha iyi netleşir. Hatta yazar teknik bilgilendirmelerden bile okurunu mahrum bırakmaz, istatistiki verileri tüm çıplaklığıyla yansıtır. Tabii Çin tarafından çarpıtılan verilere rağmen bölgenin demografik görünümü ve zamanla meydana gelen değişimler çok şey anlatır.

Bölgeye dair verilen bilgilendirmelerden sonra yazar gözlemlerine yer vermeye başlar. Her ne kadar yazarın anlatısı çok yönlü olarak kabul edilse de bölgedeki dini yapıya dair daha yoğun bir anlatının olduğu dikkatlerden kaçmaz. Çin’in bölgede inanç özgürlüğün olduğuna dair öne sürdüğü argümanlar tek tek çürütülür. İlk andan itibaren ibadet mekanlarını adım adım takip eden Kılınç birçok caminin kullanılmadığını, camilere sistematik bir tahribin söz konusu olduğunu, ibadete açık camilere ise belirli yasaklarla halk dahil kolay kolay kimsenin kabul edilmediğini tespit eder. Zengin gözlem gücüyle dile getirilen ayrıntılar  sayesinde Çin’de Müslüman kimliğiyle birinin nasıl zorlu bir yaşantısının olacağı apaçık gözler önüne serilir.

Müellif her ne kadar Çin’in dini asimilasyon politikalarına daha fazla yer verse de sosyo-kültürel baskının akla hayale gelmez numunelerini de yansıtmaktan geri kalmaz. Bölge içinde Çin istihbarat birimleri tarafından sürekli takip edilen yazar ve arkadaşı risk alarak halkla temas etmekten çekinmez. Bu kısıtlı etkileşimler dahi çok şey anlatır. Örneğin Kaşgar’daki bir lokantada yemek yiyen yazarın mutfak tezgahına bağlı satırlar dikkatini çeker. Sonrasında yaptığı araştırmalar neticesinde Uygurların potansiyel terörist olarak değerlendirilmesine bağlı olarak satır, bıçak, kama, keser, balta gibi kesici aletlerin QR kodlarla kimliğe tanımlı olduğu gerçeğine ulaşır. Burada terör tehdidinin bahane edilerek korkunç bir baskının uygulandığı gözden kaçmaz. Buna benzer örneklerle yazar anlatısının genelinde sosyo-kültürel baskı unsurlarını, toplum mühendisliği projelerini, sinisizasyon (Çinlileştirme) çabalarını gözlemleriyle harmanlayarak sunar.

Bölgenin hal-i pürmelalinin bu şekilde anlatılmasına ek olarak Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinin mezarları da yazarın çizdiği rota üzerine ziyaret edilir. Bu minvalde Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Abdulkerim Satuk Buğra gibi Türk büyüklerinin medfun olduğu mekanlar ziyaret edilir. Bu ziyaretler Doğu Türkistan’ın daha iyi tanıtılmasına vesile olduğu gibi Türk tarihi açısından bölgenin ne kadar önemli olduğu gerçeğini de ortaya çıkarır. Zira ilkokuldan beri isimleri Türk okurunun aklında yer eden mühim kişiliklerin kabirlerinin hali dikkat çekicidir.

Müellifin örnek bir seyyah olduğunu da belirtmek gerekir. Ziyaret ettiği her mekanı fotoğraflar, küçük ayrıntıları bile gözden kaçırmaz, tüm iletişim yollarını mahirce kullanır, elinden geldiğince kalemi kağıdı elinden bırakmayarak notlar alır. Üstelik çektiği fotoğrafları eserinde renkli olarak paylaşır. Zaten bu kadar yoğun bir anlatının resimlerle belgelendirilmemesi eksiklik olurdu[4]. Buna rağmen yine de eserin aydınlatamadığı yerler yok değildir. Yazarın kanıt olarak belli konuları tam manasıyla belgelendirememesinin sebebi Çin’in kısıtlayıcı ve baskıcı tutumudur. Örneğin yazar basında çok bahsedilen toplama kamlarına yaklaşamaz. Ama bahsedilenlerden sonra kampların soğuk gerçekliği ayyuka çıkar ki bu kaçınılmazdır.

Kitabın düzgün bir Türkçeyle her kesime hitap edecek tarzda yazıldığı şüphesizdir. Eserin bu şekildeki yapılanması biraz da Kılınç’ın gazeteci kimliği ile ilgilidir. Zira yazılanlar bir muhabirin izlenimleri paralelinde bir gazetede yer alan haber bülteni tarzındadır. Akademik terkipten uzak bu yaklaşımın eserin hitap ettiği kitlenin artmasına sebep olacağına şüphe yoktur. Bu yönüyle eser Doğu Türkistan davasına duyarlı okurlar kadar hiç bilgisi olmayan kesimin de ilgisine mazhardır. Ayrıca eserde güçlü delilleri içeren yapısıyla Çin’in dezenformasyonunun kalıplarını kıran yorumlar dikkate alındığında Çin’in Kılınç’ın kitabına ilişkin olumsuz bakışı daha iyi anlaşılır. Zira Çin diplomatik yollardan kitabın yayımlanmasını engellemeye çalışmıştır[5].

Esere genelde yazarın ideolojiden uzak objektif bir şekilde ortaya koyduğu gerçekler damgasını vurur. Bununla beraber anlatımı güçlü kılmak adına bazı benzetmelerden ve kıyaslamalardan faydalanılır. Misal son söz kısmında Komünist Rusya yönetiminin ve Arnavutluk’ta Enver Hoca’nın bazı uygulamalarının İslam dininin önünde bir engel oluşturmayacağı dile getirilir. Bu nedenle Çin’in İslam karşıtı tutumunun işe yaramayacağı savunulur. Aslında  bahsedilen despotik yönetimlerde üç aşağı beş yukarı benzer yaklaşımlar görülür. Ama bazen yazarın gönderme yaptığı noktalar yanlış algıların oluşmasına sebep olmaktadır. Misal yazar Kaşgar sokaklarında gezerken görüşlerini şöyle belirtir:” Yaşlı Uygurlarda önü siperli, arkası da başı kuşatan koyu renk kasketler çok yaygındı. Düpedüz Mao’yu hatırlatan bu şapka, Çin’in Müslüman Uygur toplumu üzerinde uyguladığı kültürel baskının en somut göstergelerinden biriydi. Fötr şapka takan epey Uygur erkek de gördük. İydgåh Camii’nin karşısındaki banklarda ve gölgeliklerde oturan yaşlılardan kaçı, acaba bu başlıkları kendi kendine ve gönüllü biçimde takardı? Zihnim, 1930’ların Türkiyesi’ne ve o dönem Müslüman halkın karşılaştığı zorla ve tepeden inme Batılılaştırma hamlelerine gitti. Aynı şey, şimdi Doğu Türkistan’da yaşanıyordu (s. 116)” Böylelikle Çin’in giyim-kuşam konusundaki yaklaşımı ile 1930’ların Türkiye’si arasında bir rabıta kurulur. Esasında Atatürk Türkiyesi ile Çin’i benzeştirecek argümanlar yoktur. Bu açıdan Mao kasketinin Uygurlara dayatılmasının Şapka İnkılabı’nı akla getirmesi biraz alakasız gibidir. Zira müellifin de vakıf olduğu gibi Çin’deki kültürel baskıları kıyaslayabilecek bir numune bulmak güçtür.

Son olarak, Tarih boyunca en çok zulme, baskıya ve soykırıma uğrayan milletler arasına Türkleri yazmakta herhangi bir beis yoktur. Çekilen çilenin kanıtları günbegün ortaya dökülüp saçılmaktadır. Tescilli ve kanıtlı hesapsız soykırım nişanelerine rağmen halen daha kendi suçlarını örtbas etmek pahasına Türk milletine yaftalanmaya çalışılan soykırımcı etiketinin hiçbir hükmü yoktur. Taha Kılınç’ın yaptığı bu büyük işle Uygurların tüm unsurlarıyla yok edilme projesi apaçık ortaya koyulmaktadır. Öz vatanlarında bir milleti türlü işkencelerle yok ederek, koca bir ülkeyi toplama kampına ya da hapse çevirmeye çalışan bir devlet yapısının insanlık vicdanında yargılanacağına şüphe yoktur.   Ek olarak bu eser Türkiye kamuoyunda her türlü ilgiyi ve takdiri hak etmektedir. Bu kitap ülkemizde baskıya, zulme, etnik ayrımcılığa uğradığını belirten, eşit yurttaşlık isteyenler ve Türk Devleti’ni baskıcı ilan edenler tarafından okunmalıdır. Bu kitap Türk milletine soykırımcı diyen, yalanlarla koca bir milleti zan altında bırakanlar tarafında da okunmalıdır. Yine bu kitap “Çin’de her şey mükemmel” “herkes özgür bir biçimde inancını yaşıyor” diyen Çinperestler tarafından da okunmalıdır.

Yazar: Zafer Saraç. www.kitapsuuru.com sitesi genel yayın yönetmeni zafersarac@hotmail.com

Kayıp Coğrafyanın İzinde- Doğu Türkistan Seyahatnamesi, Taha Kılınç, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2025, 250 Sayfa


[1] Detaylı bilgi için Bkz. Tilla Deniz Baykuzu, “Mete Han “, Türk Dünyası Ansiklopedisi, https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/5100/Mete_Han_ (08.12.2025).

[2] “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!” Bkz. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 46. Baskı, İstanbul, 2012.

[3] Yazar Alma-Ata Kazakistan’dan Çin kontrolündeki Doğu Türkistan’a geçmiş önemli şehirler Gulca, Kaşgar, Yarkent, Hoten, Urumçi ve Turfan gibi İpek Yolu’nun büyük tarihi şehirlerini ziyaret etmiştir.

[4] Eserde uydu fotoğraflarına ayrıca değinmek gerekiyor. Uydudan alınan beş yıl önceki fotolarda net biçimde görülen camilerin yerinden yeller estiğini gören yazar şaşkınlığını gizleyemez ve bunu belgelendirmek için eserinde bolca örnek verir.

[5] https://serbestiyet.com/haberler/ozel-roportaj-taha-kilinc-cinin-uygur-yasak-bolgesine-girip-kitap-yazdi-cin-diplomatik-kanallardan-kitabin-yayimini-engellemeye-calisti-221473/

5 7 kere oylandı
İçeriği Değerlendir