
İnsan bazı zamanlarda okumakta güçlük çektiği, okumanın sürekliliğini kaybettiği, gözün, günün, gönlün yorgunluğunun satırlara yansıdığı dönemleri olur. Kitaplar masada bekler, konularına göre tasnif edilmiştir, okunmak için göz kırparlar. Ama zaman olur ki eli gitmez insanın, gözü görmez, gönlü istemez. Böyle zamanlarda okunandan alınan keyif azalır, ilgi ve alaka zayıflar; okuma boşluk aleminde yankılanır. Okur insan ama boşlukta kalır her şey. Okuma eylemi sadece görüntüden ibaret hale gelir.
Böyle anlarda insanın elini ısıtacak kitaplara ihtiyacı olur. O kitaplar ki okura yeniden okumanın şevkini getirir, yeni seslenişler sunar, yeni kitapların kapısını aralar. Okurun içini ısıtır ve onu yeniden sayfaların arasına çağırır.
Okumanın nesnesi yazılı metin, kitap, dergi ve benzerleri olmakla birlikte (modern dünya bu nesneleri çoğaltmışsa da benim okurluğum yönünden bir çoğalmadan söz edemem), okumanın konusu bazen bizzat bu nesnenin kendisiyle örtüşür. Okur, kitabın hikayesini merak eder; kitap üzerine okur, kitabın hikayesine ortak olur, yazının ve okumanın serüvenine eşlik eder. Yazının ve kitabın tarihi, nesne olmaktan çıkarak bizatihi okumanın konusu olarak okurun önüne gelir. Bu başlık, yalnızca yazı ve kitapla sınırlandırılmayacak kadar geniş; alt başlıkları ise meraklısı için bir o kadar dikkat çekicidir.
Kitap ve yazının çağrıştırdıkları denildiğinde akla ilk gelen kelimelerden biri kütüphanelerdir. Burada kastım, yalnızca resmî ya da özel kurumlara ait, günümüzde giderek anlamı daralan; sınav çalışılan yahut gezinti için uğranılan mekânlar değildir. Okur dediğimiz insanlar için kütüphane kurmak kadar, başkalarının kitap ve kütüphanelerine merak duymak, nitelikli bir kütüphanede bulunmak, havasını teneffüs etmek dahi büyük bir nimettir. Kütüphaneler yalnızca okuma ve araştırma eylemleri için bir araya gelinen yerler değil, aynı zamanda hoş karşılaşmaların da mümkün olduğu yerlerdir (Bu imkanı hâlâ sunabilen kütüphaneler sınırlı sayıda da olsa vardır.)
Kitap muhibbanının önünde uzun bir yol vardır. Gönle bir kez düştü mü kitap sevdası, bin bir türlü zorluk da peşi sıra gelir. Yol göstereni varsa ne âlâ; yok, kendi başına çıktıysa yola, nelerle karşılaşılacağını kestirmek zordur. Bildiğimiz bir şey vardır ki, bir evde göze ilk çarpan şey çoğu zaman kitaplardır. Muhibban dediğin elbet satın alacak, toplayacak, buldukça üstüne koyacaktır. İlk zamanlar kimse şikayetçi olmaz, sessiz bir devrim başlamıştır adeta. Hatta alınan ilk kitaplarla birlikte çevre, gururla bakar okura. Okuyanın pek bulunmadığı bu ülkede kitap almak göze hoş görünür.
Fakat bir süre sonra sayı artar, kitap ortalıkta görünür olur. Yaşayanlara bir kişi daha eklenir sanki. Kitap, canlı bir nesneye dönüşür. Raflar dolar; sonra ikinci sıra, sonra başka raflar… Derken kitaplar koltuklara, sehpalara, bulduğun her yere taşar. Bir gün fark edersin ki adım atacak yer kalmamıştır. İşte o zaman kitap, yalnızca okunan bir nesne olmaktan çıkar; birlikte yaşanılan bir dosta, sohbet edilebilecek bir yarene dönüşür. Kitapsız geçen gün olmaz; kitapların içindeyken böyle bir gün zaten mümkün de değildir.
Bu bahsin önemli duraklarından biri sahaflardır. Küçük Anadolu şehirlerinde yaşayanlar için sahaf bahsi, “orda bir köy var uzakta” dizesindeki hüzünle eşdeğerdir. Bugün bu mısraı, birkaç büyük şehir hariç olmak üzere memleketin geneli için okuyabiliriz. Sahafların muhabbetinden ve bilgisinden mahrum kalmanın önündeki engelleri de yine kitaplarla aşmak mümkün hale gelmiştir. Sahaflık üzerine nitelikli eserlerin yayımlanması, bu müessesenin mahiyetinin daha iyi anlaşılmasına vesile olmaktadır. Yayınlanan eserler okurlara bir imkan sunmakla birlikte ruberu tanışmanın ve fiziki olarak sahafların kokusunu solumanın yerini tutmamaktadır.
Sahaflık, yalnızca kitap ticaretine aracılık eden kimlikle izah edilemez ve özdeşleştirilemez. Test kitaplarının satın alındığı, herhangi bir edebi nitelik taşımayan eserlerin satıldığı yer de değildir sahaflar. Kültür elçisi olarak tanımlanabilecek kadar önemli bir meslektir sahaflık. Nice yazma eserin hamur olmaktan kurtulmasını sahaflara borçluyuz. Sahaflar, bu gayret ve çabalarıyla bile kültür hayatımızın ayrılmaz parçalarından olmayı hak ederler. Sahaflar sadece kitap temini edilen yerler değil, okurla yazarın bir araya gelebildiği, metinle kaderin buluşabildiği mekânlardır. Sadece bir kitaba ihtiyaç duyarak, test kitabı yahut ikinci el kitaba daha az ücret ödeme gayesi ile gidildiğinde elbet sahaftan nasibe bir şey düşmesini beklemek doğru olmayacaktır.
Tam böyle kitaplarla cenk edip okumadan nasipsiz kaldığım dönemde, uzun zamandır temin etmek isteyip de nasip olmayan bir kitabı okumaya başladım ve bitirdim. Nasip, öyle bir zamana saklanmış ki bu okuma, adeta bir nefes oldu; yeniden can verdi. Şükür ki kitaplar arasında seyrüsefere devam etmek mümkün oldu.
2023 yılının Mayıs ayında Halil Solak Beyefendi tarafından kaleme alınan, Dergâh Yayınları’ndan çıkan, üst başlığı Kitap Sevenler Cemiyeti, alt başlığı Kütüphaneler, Aşklar ve Tesadüfler olan bu kitap da böyle bir zamanda girdi hayatıma. İlk yayımlandığı günden beri ilgimi çekmişti; meğer iki buçuk yıl beklemek gerekiyormuş muarefe için. Geçen zamana hayıflansam da vakit yönüyle tam nasip zamanına denk geldiğini inkâr edemem.
Yukarıda izah ettiğim üzere, kitaplara muhabbet duyan hemen her okurun yaşadığı “kitaplara yer bulamama ve bu durumdan şikayetçi olunmasından” Halil Bey’de nasibini almış. Kitapları yüzünden şikayet edilen insanların olduğu, bu şikayetler yönünden insanın yalnız olmadığını okuması, yüzde istemsiz bir tebessüm bırakıyor. “Eve gelen her kitapla birlikte aile mensuplarından yükselen tepkiler de meğer hep aynıymış” diye hayıflanmadan edemiyor insan. Kitaplar çoğaldıkça ev içinde çözüm üretilir; fakat bu çözümler, çözümsüzlüğün farklı formlarıdır. En fazla kitaplar çatılara çıkar, koltuk, kanepe altlarına girer, buralarda varlığından mutlu olunur. Atmak, satmak yahut üçüncü bir kişiye vermek ise neredeyse düşünce suçudur. Bu hâller, insanı ister istemez bazı sorulara götürür. Halil Bey bu soruların cevabını şöyle bulur:
Annemin teklifle başlayıp telkine, nihayet tekdire dönüşen usan- dırıcı ikazları sonucu ikna oldum, daha doğrusu olmak zorunda kaldım. Kitap ve dergilerimin bir kısmını, adeta dostlarımı kefen- leyip toprağa verir gibi, kolileyip dedemin tavan arasına koyduk. (Anne, bu senin teklifindi ve inşallah kitaplarımın başına bir şey gelmemiştir!)
Annem seviniyordu: Zira onun da oğlunun odası artık derli toplu, üstelik kitapları da raflara muntazam dizilmiş. Misafirler zili çaldığında benim odamın kapısını hızlıca çekmeye lüzum yoktu yani artık.
Maalesef validemin sevinci kısa sürdü. Çünkü çok değil, bir ay içinde odam eskisinden daha “feci” hâle geldi. Sonra düşündüm: Neden böyleydi? Neden benim odam da “milletin çocukları gibi” değildi? Cevabımı Walter Benjamin’de buldum bir gün: “Kitaplar sadece okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir.” shf.16
“Kitap Sevenler Cemiyeti”; açılış ve kapanışla birlikte sekiz bölümden oluşur. Açılıştan bir paragrafla girizgah yaptığımız kitap, bizi kapanışta ismine kaynaklık eden bir cemiyet fikrine götürür.kitap satışlarındaki düşüşten duyulan endişeyle, yazarların kitaplarını bizzat satmaları ve kültürel eserler yoluyla millî bir şuur inşası fikri etrafında şekillenir. Tanıtım toplantıları, görev dağılımları ve yapılan planlar, bu işin ciddiyetle düşünüldüğünü gösterir. Hikâyenin akıbetini ise bilmiyoruz.
Bugünün Türkiye’sinde türlü türlü oluşumlar varken, böyle nitelikli cemiyetlerin mümkün olup olmadığı elbette ayrı bir soru. Bildiğimiz şudur ki, büyük şehirlerde kültür, okuma ve sohbet eksenli küçük topluluklar hâlâ vardır. Yayınevleri etrafında yapılan toplantılar, okuma grupları, halihazırda yazılarımıza ev sahipliği yapan Kitap Şuuru gibi mecralar bu çabanın parçalarıdır. Etkileri sınırlı da olsa, herkes karınca kararınca ateşe bir damla su taşımaktadır.
Girişle sonsöz arasında kitap, okurunu tozlu sahaf raflarından gezici kütüphanelere kadar pek çok menzilde misafir eder. Her bölüm, başka kitaplara açılan yeni kapılar gibidir.
Her şeyin bir kaderi olduğu gibi kitapların da bir kaderi var, bazen gözümüzün önünde gezen hikayeler bazen ise uzun arayışlardan sonra ortaya çıkan kitaplar muhibban için elbet değer taşıyor. Kitapla uğraşmak kendi içerisinde zorluklar, zahmetler taşıdığı kadar değeri bilindiğinde rahmete dönüşecek güzel tarafları da var.
İlk yazının konusu da böyle bir arayışın ve sonunda buluşun hikayesi üzerine şekilleniyor. Elbet her buluş, nihai bir sonuç değil yeni sorulara ve arayışlara kapı aralayan, merakı daha da artıran bir sonuca götürebiliyor muhatabını. Buldum dediğinde yerde kaderin cilvesi yeni soruları ve yeni yolları çıkarıyor insanın önüne. Bulunanın kıymetini bilerek yola ve araştırmaya devam etmek icap ediyor. İlk bölümün bir diğer yazısı ile bir bulamayışın hikayesi, bir hayal kırıklığının. Zorlu şartlara rağmen, heyecana rağmen bazen de arayış sonlanmıyor, bulunan aslında bilinen oluyor. Hayal kırıklığı ile beraber yol devam ediyor, yolda olmak da öyle…
İkinci bölümde ağırlıkla aile ve kitap ilişkisi işlenir. Üç kuşak boyunca kitabın izini süren, kitaba hayran aileden, aile matbaasına uzanan, annenin merhamet ve şefkatini bir ansiklopedinin inşasına uzanan metinlerle karşılaşırız. Tevfik Fikret’in babasından kalan Şehnâme’sinden,Tanpınar imzalı bir kitabın hikâyesine kadar uzanan çizgi, kitabın yalnızca nesne olmadığını bir kez daha hatırlatır.
Üçüncü bölüm kapılarını, kitap denilince akla gelen ilk teknik meselelerden olan matbaa ve matbaa denilince bu topraklarda akla gelecek ilk isim olan Müteferrika ile açar. Ordinaryüs profesörün kitap merakı ve dağılan kütüphanesinin hüznü, kitap-çiçek-bitki üçlemesi, Carullah Efendi’nin kitapları ve hayranlığı ile Fatih dönemi Uygurca yazan katiplerinden Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı’dan haberdar bu bölümün dikkat çekici duraklarıdır.
Dördüncü bölüm, kültür dünyamızın önemli isimlerinden müteveffa sahaf Lütfü Seymen’in “sahaflık tuhaf bir meslektir” sözüyle karşılıyor okurunu, bölüm başlığı ise “bir şans eseri olarak sahaflara düşmek”. “Sahaflara düşmek” terkibinin açıklamasını kitaptan yapalım:
“Sahaflara düşmek” genellikle olumsuz bir çağrışım yapar. Biri vefat eder, evrak-ı metrukesi sahaflara düşer. Asırlık bir kurumun kütüphanesi yağmalanır, kitapları sahaflara düşer. Peki sahaflara düşmese ne olur? Cevabı üstadımız sahaf Emin Nedret İşli versin: “Sahafa ulaşmayan malzeme gerçekte kaybolan, kâğıt fabrikalarında hamur yapılan, sobalarda yakılan veya kömürlüklerde çürüyüp kerpiç hâline gelen, yok edilen tarihtir.”
Maalesef bu tarihin sayfaları hayli kabarık: Devlet arşivlerinden bakanlık arşivlerine, vilayet arşivlerinden üniversite kütüp- hanelerine, halk kütüphanelerinden zengin şahsi koleksiyonlara kadar yüzlerce “temizlik” hikâyesiyle dolu, okudukça “keşke sahaflara düşseydi de ilgilisine ulaşsaydı” diye hayıflandığımız sayfalar. shf.111
Sahafa düşen kitap elbette değerini ve kıymetini, aynı zamanda yerini bulur elbette ama bir de ‘sahhaf-ı bi-insaf’a düşmüşse eğer rahmet ola. Bugün sahaflara düştüğü için elimizde olan kitaplardan haberdarız ya birde sahafa gelmeden fabrikada hamur olan kitaplar… Hepimizin içinde bir yerlerde hafif bir burukluk, burkulma oluyor bu düşüncelerle. Kitabın en keyifli bölümü, aynı zamanda düşündüren, can sıkan, sorgulatan kısmı sahaflar bahsinde geçen yazılar. Sahaflar kültür hayatımızın en önemli unsurlarından birisi olarak meşguliyetlerini devam ettirmektedirler. Sadece kitap satılan basit bir aracı olarak görmek ziyadesiyle kendilerine haksızlık olur.
Kitap denilince akla gelen yerlerden en önemlisi elbette kütüphanelerdir. Sıradaki bölüm kütüphanelere ayrılmış ve girişinde Enis Batur’un şu sözlerine yer verilmiş: “O mekâna girenlerin ortak paydası, paylaştıkları zaman dilidir. Okuru olduğu Kütüphane’den ölünce ayrılır insan.”
Kütüphaneler üzerine üç kıymetli yazı ile okur adeta büyülenir. Benim okumam yönünden en keyifli ikinci kısmı kütüphaneler bahsidir. Kitabın fiziksel ortamı kadar, kitabın kaderinin de ele alındığı, kütüphane tabirinin dört duvar bir binadan ibaret olmadığı, kitapla muhatap olunacak ve olunan her yerin değerinin işlendiği satırlar sarıp sarmalar okuru. Kütüphaneler sadece ders çalışma, kitap okuma, zorunluluktan gidilen mekanlar olmaktan ziyade okuru farklı bir dünyaya davet eden yerlerdir. Bir çok imkanı içinde barındıran bu yerlerde kültürün taşıyıcısı olarak misafirlerine kapısını açar, davet ederler.
Meselâ Amerikalı yazar Ursula K. Le Guin, Zihinde Bir Dalga: Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine kitabında lisedeki eğitimden ne kadar nefret ettiyse okulun kütüphanesini de o kadar çok sevdiğini, orada kendini evinde gibi özgür hissettiğini, eğer kütüphane olmasa okuldan sağ çıkamayacağını -en azından sağlam kafayla çıkamayacağını anlatır. Sonra ilk gençlik yıllarında dadandığı halk kütüphanesiyle üniversite kütüphanelerinde yaşadığı eşsiz anları paylaşır bizimle. İnsanın yeterince sevdiği zaman, bilmediği bir dilde de okuyabileceğini bu kütüphanelerde öğrenmiştir o, sessiz sessiz ağlanacak en iyi yerin kütüphane olduğunu da. Bir halk kütüphanesinin, yani doğal olarak orada bulunan kitapların -siz buna okul kütüphanelerini de ilave edebilirsiniz- halkın emaneti olduğunu söyleyen Le Guin şöyle devam eder: “İhtiyacı olan her kimse, ki bu herkes demektir, her ihtiyaç duyduğunda, ki bu her zaman demektir, ona ulaşabilmeli.” shf.148
Prof. Dr. İsmail Kara, “Kütüphane Fikri Olmayan Bir İlim ve Düşünce Dünyası Olur mu?” sorusuna cevap aradığı bir yazısında -Hoca keşke bu tür yazılardan daha çok yazsa- meselenin ne kadar çetrefil olduğunu şöyle ortaya koyuyor:
“Kitap-kütüphane fikri ve bununla alakalı olarak kütüphanelerin bizzat kendileri (kitap türleri, yapıları, iç donanımları, çalışma mekânları ve imkânları, personeli, hizmetleri, tasnifi, hedef kitlesi…) herhalde tek başına ele alınamaz. Bu konu bir ülkenin, bir ‘ortam’ın, bir iddia ve davanın eğitim sistemiyle, ilim, kültür ve sanat anlayışıyla, üniversitelerinin/akademi mensuplarının ufku ve kapasitesiyle, kitap kültürü, zevki ve okuma alışkanlığıyla, nihayet bütün bu alanlarla ilgili kişileri/bürokra- sisiyle zaruri olarak irtibatlıdır. Birçok alanla iç içe, bitişik yahut yan yana bir mesele.” shf.153
Kitabın son kısmı ise iki yazıdan müteşekkildir: Eski Bir Metod İçin Karıştırdığım Çekmeceler ve Hayatı Yazıyla Tanzim Etmek Hülyası.
Eski Metod ile kastedilen, fiş ile çalışma usulüdür. Bu usulde çalışılan konu üzerine alınan notlar birden farklı sınıflandırma ve boyutlu fişlerle sınıflandırılarak çalışmalarda kullanılır. Yazıda bir çok ismin çalışma usulü ve fiş tutmaları ile ilgili hatıralarına yer verilmiştir.
Son yazıda ise yazarın kendi yazı macerasında ilk yazısında alamadığı telif üzerine yaptığı okumalar ve hayal kırıklıkları yer alıyor. Sadece yazarımızın mı bu konuda hayal kırıklığı var, elbette hayır. Nice isimlerin ne hatıralarına tanıklık edecek okur bu satırlarda. Yazı ile hayatı kazanmak bu ülkede mümkün mü sorusu hemen akıllara geliyor. Bunun cevabı bu yazının muhatabı olan okurlar açısından bilinir olsa gerek.
Yakın tarihte yaşadığım bir mevzuda aslında anlatılanlarla örtüşüyor. Saygıdeğer bir hocamızla yaptığımız sohbette; doktora eseri için yaptığı masrafları ve karşılığında aldığı telif ücretini konuştuk. Hayli hacimli kitap için hocamızın yaptığı masraflar, verdiği emek, zaman, ailesinden çaldıkları terazinin bir kefesine konsa, diğer kefesine telif ücreti konsa devede kulak bile kalmayacak kadar acınacak bir tablo karşılıyordu bizi. Yazmanın, emek vermenin bu kadar aşağılandığı bir ortamda sizce insanlar her şeylerinden çalıp ortaya kaliteli, nitelikli bir eser çıkarmak isterler mi? Cevabını okura bırakalım sorumuzun. Kitabımızdan bir alıntıyla da bu paragrafı nihayete erdirelim:
İlk yazımın telifini alamamanın gönül kırıklığıyla olmalı, hatıratlarda, denemelerde yazarların, şairlerinde telif konusuna dair bahsettiklerine hep dikkat kesildim. Hemen hemen bütün satırlarda, Türkiye’de telif ücreti meselesinin bir yazarı nasıl tükettiğini, günden güne erittiğini anlatan hikâyeler okudum.
Bugün mü?
“Yaza yaza yaşamak” hâlâ bir hülya… shf.183
Kitaplardan yola çıktık, kitapla olan nasibimize şükrederek, sadece belli başlı eylemlere özgülenen, niteliğini ve vasfını yitiren kütüphanelerden bahsettik. Kitabın akıbeti ne olur bilinmez ama yazılı olarak iki kapak arasındaki itibarı tükenecek, yok olacak gibi görünmüyor. Sarsılsa da devrilmeden yoluna devam ettiğini görüyoruz. Bu devamlılığın nitelik/nicelik kıyaslaması ise bahsi diğer ve biraz da can sıkıcı. Bunları başka kitaplara, başka yazılara saklayalım. Kitap bahsinin ayrılmaz unsurlarından birisi de elbet sahaflardır. Sahaflar kitabın koruyucusu, muhafızı olarak kültür hayatımızda önemli bir yer teşkil ediyorlar. Varolsunlar. Kitap-yazar muhatabını arar, okuyucusunu bulan yazar-kitap elbetteki mesud olacaktır. İnsanın nihai amacı anlaşılmak, kitabın nihai amacı okunmaktır. Emek verip, göz yorduğun, vakit çalıp, mesai harcadığın şeyin muhatabı olursa memnun olur insan.
Son söz babında, kitap kitaba götürür. İyi bir kitabın özelliklerinden bir tanesi okurunda merak uyandırmaksa diğeri de başka kitaplara okurunu yönlendirmektir. Huzurda yer alan kitap işte bu yönüyle kıymetli bir eserdir. Kitap Sevenler Cemiyeti okuruna kendi içinde yeni pencereler açarak, kitaplardan kitaplara, kütüphanelerden sahaflara, hatıralardan kaderlere çağırır. Kullandığı dil okurunu yakalıyor, anlatımı sıkmıyor, dara düşen okur varsa kendisini dardan çıkarabilecek bir kitap olarak, kitaplar, kütüphaneler, sahaflar, tesadüflerle dolu bir hikayeyi kaçırmamak icab ediyor. “Kitap Sevenler Cemiyeti” kitaplarla yeniden bağ kurmak isteyen herkes için iyi bir yoldaştır. Nasıl diyordu bir kitapta: Oku içindeki gölgeler aydınlansın, oku çünkü sen okudukça insansın!
“Okumanın tarihi anabilim dalından üstadımız Alberto Manguel Geceleyin Kütüphane’nin “rastlantı” bahsinde kütüphanenin yalnızca bir düzen ve karmaşa yeri değil, aynı zamanda bir rastlantılar dünyası olduğunu, kendi başlarına bırakılınca kitapların birtakım gizli benzerlik kurallarına, kayıtlara geçmemiş soyağaçlarına, ortak ilgi alanlarına ve temalara bağlı olarak bir araya geldiklerini söyler:
“Bir raf ve bir numara verildikten sonra bile kitaplar kendi hareketlerini sürdürürler.” shf.24
Yazar: Muhammet Hüseyin Güneş
Kitap Sevenler Cemiyeti- Kütüphaneler, Aşklar ve Tesadüfler, Halil Solak, Dergah Yayınları, İstanbul, 2023, 192 Sayfa.
