Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu 1919 yılında Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlatıp, 1923 yılında resmi ilanla nihayete erdirmek üzerine kurulu kabul, bugün daha çok eleştirilebilir olmuştur. Milli Mücadele’nin 1. Dünya Savaşı’nın devamı olduğu ve sürecin bir kopma ve sıfırdan-yeniden başlamadan ziyade devamlılık üzerine inşa edildiği, bugün yapılan araştırmalarla birlikte ortaya çıkmaktadır. Nevi şahsına münhasır bir Milli Mücadele süreci ve bunun sonucunda kurulan modern bir Cumhuriyet elbet kabul görür ve anlaması zahmetsiz bir olgudur. İkinci kabule göre ise okuma yapma, bu okumaları ötekilerle ilintilendirme, süreci devam eden olayların parçası olarak ikame etme ve emek vermeyi içerir. Bu, aynı zamanda “resmi tarihin varsayımlarına” da meydan okuma yahut karşı çıkmayı içerir. “Resmi tarih kabulü”, her şeyi düz çizgi içerisinde, belirli olay ve kişiler etrafında yaşanmış ve bitmiş olarak kabule dayanıyor. “Öyle olması gerekiyordu ve öyle oldu” savunması da bu düşüncenin devamıdır.

Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilanını takip eden dönemde, özellikle 1924 yılı ve Lozan Muahedesi’nin imzası öncesi ve sonrası düşüncelerde farklılık ve kopmalar meydana gelmiştir. Burada tartışmanın iki farklı yorumu kısaca şöyle izah edilebilir:

1- Mustafa Kemal, Lozan sonrasındaki dönüşüm ve değişim sürecini en başından itibaren kafasında tasarlamıştı ve bu tasarıyı hayata geçirmek üzere zaman bekliyordu. Milli Mücadele’nin gösterilen yüzü ve inanılan ilkeleri, burada asıl düşünceyi ve ulaşılmak istenen nihai noktayı içermiyor ve işaret etmiyordu. Fırsatını bulduğu ilk anda tasfiyelere başladı, tek adam olarak mutlak hakimiyetini sağladı ve din (İslam) paranteze alındı; kurucu fikirler dışarıdan (Batı’dan) alınarak içeriye aktarıldı. Bunun sağlanmasında Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri yardımcı oldu. Bu süreçte Milli Mücadelede’de görev almış olan bir çok isim tasfiye edildi, takip ettirildi ve siyasetten el çektirildi. Bu tasfiyeler farklı zamanlarda, farklı isimlere gerçekleştirildi.

2- Mustafa Kemal “medeniyet” adı altında Batı’nın örnek alınmasını bir tercih olarak değil, zorunluluk olarak uygulamak zorunda kaldı. Kendisine Lozan Barış Görüşmeleri’nin nihayete ulaşması için “dinini ver vatanını al dendi”; bu ilke gözetilerek “mecburiyetler dairesinde”, “ıztırar hali” üzere hareket etti. Sürecin, devletin yahut bakiye toprakların korunmasına karşılık verilen muafiyetlere ve zaaflara binaen sona erdiği savunuldu.

Bu iki yorum dışında yorumlar da yapılabilir. Açık olan şudur ki, Lozan sonrası ve Halifeliğin ilgası ile Türkiye Cumhuriyeti yeni bir döneme girmiş, yeni bir süreç başlatmıştır. Mustafa Kemal, Milli Mücadele devam ederken bu değişiklikleri yapmaya cesaret edemeyeceği gibi, bu değişiklikleri yapması halinde halkta karşılık bulamayacaktı. Bunu kendisinin çok iyi bildiği de bugün bilinen bir gerçektir.

Bu yorumlardan hangisi benimsenirse benimsensin, bu toprakların hamurunun yoğrulduğu İslam, 1924 tarihi itibarıyla İsmail Kara Hoca’nın deyimiyle “paranteze alınmış”tır. İslam’ın paranteze alındığı da bugün bilinen gerçekler arasına girmiştir. İslam dini parantez altına alınmış ve fakat Başbakanlığa bağlı bir “Diyanet İşleri Reisliği” kurulmuştur.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde tarihçe kısmında kuruluş şu şekilde ele alınmıştır: “Cumhuriyet’in ilanından önce, Kurtuluş Savaşı ve yeni bir devletin kurulması gibi son derece olağanüstü hallerin yaşandığı bir zaman diliminde kurulan TBMM Hükümeti döneminde de din hizmetleri ihmal edilmemiş, 3 Mayıs 1920 tarihinde oluşturulan hükümette Şer’iye ve Evkaf Vekâleti adı altında bir Bakanlık yer almış, bu bakanlık Osmanlı devletindeki Şeyhülislamlık ile 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Reisliği arasında bir köprü vazifesi görmüştür.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 429 sayılı Kanun’da “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde ifade edilmiştir. Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır.”

Kuruluşa ilişkin resmi sitede yer alan bu cümleler çok sığ ve bir o kadar yetersizdir. Diyanet İşleri Reisliği, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Şeyhülislâmlık mevkinin devamı olarak nitelendirilmiştir. Milli Mücadele döneminde geçiş sürecinde ise Şer’iye ve Evkaf Vekâleti adı altında bir bakanlık ile temsil edilmiştir. İmparatorlukta Şeyhülislam’ın görev ve sorumluluğu ile yaptığı işler, Diyanet İşleri Reisliği ile karşılaştırılamaz. “Devam” olarak nitelemek de bu nedenle hatalıdır. Daha daraltılmış ve daha fonksiyonel anlamda kullanıma açık, rejimi destekler nitelikte bir kurum olarak tanımlamak daha doğru ve yerindedir. Halk arasında da son dönemlere kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’na hoş gözle bakılmadığı, kabul noktasında halkın ihtirazı kayıtların olduğu ve çekincelerinin bulunduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı yalnızca halkın çekinceli duruşundan nasibini almamış; aynı zamanda dindar olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da buldukları ilk fırsatta Diyanet İşleri Başkanlığı’na eleştiri yöneltmiştir. Bu eleştirilerin en önemli noktalarından birisi de kurumun bütçesidir. Güncel tartışmalar bu yazının konusu olmayacaktır.

Bu yazı, Küre Yayınları’ndan çıkan Hicret K. Toprak Hoca’nın kaleme aldığı Mihrap Minber ve Devlet: Tek Parti Döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı kitabına ilişkin incelemeleri içermektedir. Tez çalışmasının genişletilmiş ve kitaplaştırılmış haliyle 2019 yılında kisve-i tab’a bürünmüş eserimiz, önsöz, giriş, üç bölüm (Geçiş Döneminde Din, Dini Hayatın Düzenlenmesi, Dini Hayatın Denetimi), sonuç kısmıyla nihayete eriyor. Baştan söylemek gerekirse, eserin söyledikleriyle kurumun internet sitesinde yer alan tarihçesi arasında çelişkiler vardır. “Resmi tarih” burada devreye girmiş ve genel geçer ibarelerle üstüne düşülmeyecek bir kabule dayanmıştır. Fakat eseri okuyunca, meselenin bu kadar hızlı geçiştirilebilecek olmadığını; yer yer tezatlıkların, yer yer tenakuzların olduğu göze çarpmaktadır..

Tekraren vurgulamak gerekirse – kitap içerisinde de bu husus ayrıntılı olarak işlenmiştir – Diyanet İşleri Reisliği veya Başkanlığı, Şeyhülislamlık makamını temsil etme güç ve kabiliyetine sahip değildir; tarihsel rolleri itibarıyla da yapılacak okumalarda bu sonuca ulaşılacaktır. Şeyhülislâmlık makamı, daha fazla sorumluluk alan ve daha geniş yetki sahasına sahip bir konumda bulunmaktayken, Diyanet İşleri Başkanlığı daha dar bir tanıma sahip, kendisine verilen görevleri yerine getirmesi gereken bir kurumdur. Tam olarak böyle mi çalışmıştır yahut rejime destek sınırsız ve koşulsuz mu olmuştur? Bu soruya da basit bir “evet” cevabı vermek mümkün değildir. Fakat genel itibarıyla, kendisine yüklenen görev ve misyonun dışına çıkmayan bir konumda yer almıştır. Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı, geçiş dönemindeki  Şer’iye ve Evkaf Vekâleti dahi kadar yetkili değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte, çatısı altındaki görev ve kurumları diğer bakanlıklara ve Başbakanlığa kaptırmıştır/verilmiştir. Bakanlığın kuruluş amacı “dini hayatı kontrol altında tutmak”, “dini hayata müdahalenin” mümkün kılınmasıdır. Bakanlık, orijinal yorum yapmak; İslamcılığın ana meselesi olan “Din terakkiye mani midir?” gibi sorularla uğraşmaktan uzaktır. Bu bugün için de böyledir. Kurum, tarihi refleksleri ve aldığı tutumlarıyla zülf-i yare dokunacak işler yapmaktan imtina etmiştir.

Cumhuriyet’in ilanını takiben saltanat ve hilâfetin kaldırılıp laiklik ilkesinin benimsenmesiyle yeni rejimde İslam siyaset, eğitim ve hukuk alanının dışına çıkarılmış, ona sadece kült (inanç ve ibadet) alanı bırakılmıştır. Bu noktaya gelmek öyle birden bire olmamış, tabiatıyla başlangıcı Tanzimat’a ve sonrasında Meşrutiyet dönemlerine kadar geriye giden bir tartışma sürecinin sonunda, yeni devletin Batılılaşmacı ideolojisi doğrultusunda gelinmiştir. Fakat bu sonucu tatbik mevkiine koyan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu ile İslam’a tanınan yeni statüyü içlerine sindiremeyenler arasındaki tartışmaları kazanan elbette yeni rejimi kuran siyasi kadro olmuştur.

İşte Diyanet İşleri Başkanlığı bu kadro tarafından İslam’ı yeni rejime uygun hale getirmenin bir projesi olarak pratiğe geçirildi. Kurumun asıl görevi, inkılapların yavaş yavaş devreye sokulmaya başladığı nazik bir dönemde muhafazakâr toplumu ikna ve kontrol etmekti. İkinci görevi ise inkılaplar çerçevesinde İslam’a nasıl bir statü tayin edilmesi gerektiği, daha doğrusu ona bırakılan tek alan olan kült alanının nasıl düzenleneceği gibi ciddi ve yorucu bir meseleyi kurumsal çerçevede düzenlemek idi. (s.9)

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin belirleyici problemleri arasında İslam’ın bu yeni düzendeki yerinin ne olacağı meselesi önemli bir yer tutuyordu. Cumhuriyet’in kurucu dinamikleri açısından İslam, bir taraftan geleneksel dünyanın en esaslı parçası hüviyetiyle yeni düzen için bir tehdit unsuru olarak değerlendirilirken, öbür taraftan da rejimin toplumsal meşruiyetini sağlama potansiyeli sayesinde göz ardı edilemeyecek fonksiyonel bir güce sahipti. Bu paradoksal kargaşa Türk siyasi tarihine ve laiklik yorumuna da damgasını vurmuştur. Bilindiği üzere, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde İslam’ın yeni devlet içinde nasıl bir konumda tutulması gerektiği, kurucu kadronun temel meselelerinden birisidir. Osmanlı tecrübesinden esaslı ve kapsamlı bir uzaklaşmayla ortaya çıkan yeni devletin kuruluş dinamikleri açısından dini argümanlar başlangıçta elverişli bir geçiş zemini sağlasa da zamanla kademeli bir reform programı içinde sıkı ve kapsamlı bir tasfiye ve tanzimin konusu haline gelmiştir.

Bu çerçevede yeni rejimde bir taraftan İslam’ın geleneksel ağırlığı ortadan kaldırılırken, öbür taraftan da hızlı bir laikleşme ve millileşme siyasetiyle yeniden yorumlanan ve anlamlandırılan milli bir din anlayışının üretilmesi temel bir politika olarak tek partili yıllara damgasını vuracaktır. Bir yandan mevcut siyasi otorite marifetiyle biçimlendirilen yeni devlet ve yeni toplum projesi gerçekleştirilirken, diğer yandan toplumun önemli bir parçasını oluşturan İslam aidiyetinin bu çerçevede bir kimlik politikası olarak devletin kurucu idealleriyle buluşturulmasına ihtiyaç duyulmuştur. Böylece geçmişin “yük”lerinden kurtarılmış “laik” bir toplum ideali, tek partili yılların yer yer katı olmakla eleştirilen politikalarına meşruiyet kazandıran bir Batılılaşma hamlesi içinde anlam kazanmıştır. (s. 11-12)

İslam’ın bireysel ve toplumsal düzeyde ortaya koyduğu gerekliliklerin yeni rejimde bütünlüklü bir şekilde karşılanabileceğini ummak imkansızdır. Artık bu mecrada, Batılı formaliteler eşliğinde dine gündelik hayat için yeni bir “yer” tayin etmek ve bu yeri laik ve seküler ilgileri tartışmaya açan bir duruştan özenle uzaklaştırmak söz konusudur. Öte yandan rejimin din politikalarına biçim veren önceliklerinden birisi de dini-toplumsal muhalefetin dini zemin ve kaynaklarını kontrol altında tutmaktı. Sistemi korumak üzere seferber edilen kurumsal yapılar aracılığıyla bir taraftan geleneksel dini yapılar kontrol altına alınırken, öbür taraftan da yeni bir dinselliğin sınırları tayin edilecekti. (s.33)

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ilişkin dine bakış, iki nokta üzerinden tartışılmış ve savunulmuştur: Dinin takviye mi yoksa tasfiye mi edileceği. (s. 21) Milli Mücadele’nin kullandığı dil ve inandığı yol, takviye üzerine olsa da; Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde, tutum tasfiye üzerine şekillenmiştir. Fakat bu tasfiye sürecinde dahi din kavramı ve dindarlık, dindarlar başıboş bırakılmamış; üzerlerinde bir denetim mekanizması olarak aynı zamanda resmi bir söylem benimsemesi itibarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Kavramlar daraltılmış, kurumlara yüklenen görevler parçalanarak devlet sadece kendi reflekslerine hitap edecek bir kurum hayal etmiş ve bunu uygulamaya geçirmeye çalışmıştır.

Cumhuriyet, din olgusunu şekillendirirken “milliyetçilik” üzerinden bir dönüşüm ve inşa aracın yönelmiş; muasır, Batılı ve Türkçü bir söylem doğrultusunda hareket edilmiştir. Özellikle İslam öncesi Türklükten metafor ve kavram taşımaları yapılmış, atıflar buralardan seçilmiştir. Bu sacayağının tamamlayıcısı da Anadolu’da yaşayan eski milletlere yapılan atıflardır. Bu atıfla birlikte din, mümkün mertebe ötelenmiş ve göz ardı edilmiştir.  Rejimin resmi sesi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı da önemli bir görev üstlenmiş; devrimler, meal çalışmaları, Türkçe ibadet gibi bir çok hassas konuda devletin uzantısı olarak çalışmıştır. Rejimin bu sert, katı ve tek tipçi anlayışına karşı muhalefet ise başta Sebilürreşad gibi dergiler üzerinden gerçekleştirilmiş; halk nezdinde, yasaklara karşı Kuran’ı Kerim öğrenimi, Arapça Kuran okunması gibi hususlar devam ettirilmiştir.

Kitabın giriş bölümünden sonraki kısmı “Geçiş Döneminde Din” olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde, Milli Mücadele ve Birinci Meclis döneminde din adamlarının araçsal rolleriyle başlanmış; Şer’iye ve Evkaf Vekaleti: Görevi, Yetki Alanı ve İcraatı başlığı altında devam edilmiştir. Bu bölümün alt başlıklarında ise Kurucu Yapılanma, Dini Neşriyat, Din Eğitimi, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti Üzerine Tartışmalar ele alınmakta, Hilafetin İlgası ve Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluşu ile ilk bölüm sona ermektedir.

İkinci kısım ise “Dini Hayatın Düzenlenmesi” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde, 1924 sonrası Lozan ve yeni meclis ile laiklik Cumhuriyet’in hayatına girmektedir. Laiklik kavramının doğrudan anılması Cumhuriyet’le birlikte olsa da, temelleri Tanzimat dönemine kadar uzanan bir fikrin serüvenini içermektedir.

Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun yeni bir “ulus” devlet ve “asri” bir toplum idealini hayata geçirebilmelerini sağlayan köklü değişimler, “devrim kanunları” da denilen radikal bir reform programına göre yürütülecek; büyük bir bölümü Tanzimat döneminden itibaren Batılılaşma taraftarlarınca geliştirilen bu kanunlar, aynı zamanda Mustafa Kemal’in şahsında yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliğinin ana bileşenlerini oluşturacaktı. Yeni devlet, en kısa sürede ulaşılması hedeflenen “ulusal”, “asri” ve dolayısıyla “laik” bir devlet ve toplum düzenine göre karakterize edilirken, dinde reform teklifleri de bu bağlamda bir kimlik siyasetine dönüşen devrimlerin ana bileşenlerinden birisiydi. (s. 95)

Laiklik kavramı ile birlikte 1924 Kanunları’yla rotasını belli eden Cumhuriyet, bu istikamette “Dini Müfredatın Tanzimi” ile birlikte de yeni sayfalar açmaya başlamıştır. Bu kapsamda Cumhuriyet’in düzenlemesinden nasibini alan ilk kavram, dinin de temeli olan ibadetler olmuştur. “İbadet” başlığı altında Türkçe Kur’an, Türkçe ezan ve Türkçe hutbe ve Türkçe namaz uygulamaları örneklendirilmiş; Cumhuriyet’in amacı ve halkın tepkisi ölçülmüştür. İbadet uygulamalarına ilişkin düzenlemeleri müteakiben, cami ve mescitler ile ilgili düzenlemeler değerlendirilmiştir. İbadet mekanlarına ilişkin değerlendirmeler sonrasında ise dini yayınlar ele alınmıştır:

Bu dönemde, ister dini ister ladini olsun, resmi neşriyat genel olarak tarihi ilhamını Türk kültür geleneğinden alan, gelecek ufkunu ise Batılı toplumların halihazırdaki müktesebatında arayan genç Cumhuriyet’in modern literatürünü oluşturmak üzere seferber edildi. Bu ideale uygun biçimde “Garp kültür ve tefekkür camiasının seçkin bir uzvu olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye” de, “milli kültürü inkişaf ettirecek eserlerin neşri”ne ağırlık verilerek her alanda Batı kaynaklı kitapların doğrudan doğruya tercüme edilmesi veya bunların örnek alınması istenmişti. Bu süreçte yeni devlet ve toplum düzenine ket vurduğu düşünülen gayriresmi dini neşriyat geriliğin ve cehaletin taşıyıcısı olarak görüldüğünden mevcut dini söylemler zayıflatılıp denetim altına alınırken; yeni bir din dilinin inşası için yoğun bir neşir çalışmasına ihtiyaç duyuldu. (s. 176)

İkinci bölüm kitabın en uzun kısmı olarak göze çarpmaktadır. “Millete Dinini Öğretmek”, “Dini Temsil ve İtibar Kaybı”, “Söylem Arayışı: Asri ve Milli”, “Fetva ve Hukuki Gerilim”, “Devrim Kanunları ve Din Görevlileri” başlıklarıyla sona ermektedir. Cumhuriyet’in, öncelikle dinin ibadetle ilgili yorumları, tasarrufları ve müdahalelerine ilişkin değerlendirmelerle başlayan bölüm, toplumu ilgilendiren, toplumsal alanla ilgili görüşlerin aktarımıyla devam etmektedir..

Kitabın üçüncü bölümü “Dini Hayatın Deneyimi” üst başlığında incelemeler sunuyor okuruna. Alt başlıklar ise şöyle: “İrtica ve Gericilikle Mücadele”, “Dini Muhalefeti Bastırmanın Aracı Olarak “İrtica” Söylemi”, “Devrimlere Yönelik Tepkiler”, “Dini Muhalefet ve Din Görevlileri”, “Batıl İnanç ve Hurafelerle Mücadele” ve “Dini Neşriyatın Denetimi.”

 Üçüncü bölüm, başlıkları itibarıyla değerlendirildiğinde; daha çok Cumhuriyet’in toplum nezdinde yerleştirmeye çalıştığı algıyı ve kendi anlam dünyasına göre bir kavramlar evreni oluşturmasını işaret etmektedir. Cumhuriyet, özellikle “Halk İslamı” olarak tanımlanabilecek olgu ile ciddi bir mücadele içerisine girmekte; tek taraflı olarak Halk İslamı olgusunu değiştirmek ve dönüştürmek istemektedir. Halk İslamı, İslami yaşantının içine halkın gelenek göreneklerinden ve eski yaşantısından taşıdığı inanç ve davranışları ifade etmede kullanılabilir. Cumhuriyet bu sivil alanı müdahalelerle dağıtmak, “tek din yorumu” ve “tek doğru yorum” üzerine söylem inşa etmek istemektedir.

30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada inkılapların gayesinin halkımızı “tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle medeni bir toplum haline ulaştırmak” olduğunu belirten Mustafa kemal, “bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir” sözleriyle siyasi ve toplumsal muhalefetin kararlılıkla bastırılacağına işaret etti. Böylece devletle toplumu karşı yer yer karşıya getiren gerilim ekseninde toplumun dini formasyon, pozisyon ve hassasiyetleri açıkça sorunlu lanse edilerek dini muhalefet kanalları ıslah, tecziye ve denetim mekanizmalarıyla kontrol ve baskı altına alınıp rejime yönelik her türlü muhalefetin önü kesilmişti. (s.215)

Bu bölümde Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri’nin, Cumhuriyet’i koruyucu rolünde yalnızca dinle ilgili olgu ve olaylarda değil; muhalefeti çağrıştırabilecek gazete ve dergiler üzerinden basına yönelik baskılar, İzmir Suikastı ve İttihatçılara yönelik cadı avı, asker kaçakçılığı ve diğer alanlardaki muhalefete karşı rejimin korunması olgusuna yer veriliyor.

Bu kitapta, Milli Mücadele ve İlk Meclisten itibaren dinin konumu ve kavrama yüklenen anlamlar izah edilmektedir. Sonrasında Lozan süreci ve Hilafetin ilgasıyla yeni bir boyuta geçen sürecin, kavramlar üzerindeki etkisi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu ele alınmaktadır. Resmi ideolojinin, İmparatorluk bakiyesi kurumları daraltarak anlam küçültmesine uğrattığı; daha sonrasında söylemlerini “muasır medeniyetler” seviyesine çıkararak kurumları kendi “resmi söylemleri” doğrultusunda  şekillendirmeye yöneldiği anlatılmaktadır.

Cumhuriyet’in burada “dinsizlikten” ziyade, kendi kontrolü altında şekillendirilmiş bir “resmi din” tasarımını oluşturmak istediği savunulmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden, Milli Mücadele döneminden Tek Parti Döneminin sonlarına kadar din kavramına yaklaşımı, dini pratikler üzerindeki rejim uygulamaları ve tasarrufları, dini hayat pratiklerine yönelik yaklaşımlar ve müdahaleler ile dini yayınlara ilişkin birçok alan incelenmektedir. Sonuç kısmından bir alıntı ile yazıyı nihayete erdirelim:

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında “asri” ve milli” bir toplum düzenine ulaşmanın temeline yerleştirilen “laiklik” ilkesi, başta hukuk ve siyaset olmak üzere toplumsal hayatın bütün cepheleriyle dönüştürülmesinde bir meşruiyet zemini olarak dikkat çeker. Laiklikle ulaşılmak istenen, -sıklıkla ifade edildiği gibi- dinin geleneksel fonksiyonlarının zayıflatılarak itikat, ibadet ve ahlak sınırlarına çekilmesi ve bireylerin vicdanlarına emanet edilmesidir. Bunun yanı sıra, bireyselliğe ve kısıtlanmış bir toplumsal mevcudiyete mahkum edilmiş bir dini hayatın her şeye rağmen denetlenmesi ya da yeni rejimin ideallerine uygun bir şekilde yapılandırılması hedeflenmiştir. Bunun için devletin “laiklik” ideali çerçevesinde ortaya koyduğu icraatı meşrulaştıracak bir dinselliği toplumsal zemine yayması gerekmektedir.

Bu amaca yönelik olarak hayata geçirilen ve yalnızca resmi/ kurumsal yapıları değil, toplumsal hayatı da ilgilendiren ve bu bağlamda simgesel düzenlemeleri kapsayan laiklik uygulamaları tek partili yıllara damgasını vurmuştur. Bu dönemde sıkı tecrit politikalarını ve radikal düzenlemeleri içeren bir siyasetin gereği olarak geleneksel tarz ve üslubuyla halk İslamının başlıca bileşenlerine karşı yürütülen mücadele toplum ve devlet arasında ciddi bir gerginlik kaynağına dönüşmüştür. Böylece toplumu dönüştürme sorumluluğu ve yükünü üzerine alan devletin toplum katındaki geleneksel meşruiyeti de zarar görmüştür. (s. 335) 

Yazar: Muhammet Hüseyin Güneş

Hicret K. Toprak, Mihrap Minber ve Devlet, Küre Yayınları, İstanbul, 2019, 359 Sayfa

5 4 kere oylandı
İçeriği Değerlendir