
-Umut Bey, bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Sizi kısaca tanımak isteriz. Umut Berhan Şen kimdir?
Yazan ve konuşan bir fikir işçisiyim. Aslında kısaca bu yeterli. Lakin kaideyi bozmayalım; Gazi üniversitesi sanat tarihi bölümü mezunuyum. Ayrıca Eskişehir Anadolu üniversitesi Sosyoloji bölümünde eğitim gördüm. Kendimi bildim bileli aralıksız okuyorum ve yazıyorum. Haftada bir Independent Türkçe gazetesinde dünyanın çeşitli çatışma bölgelerine ve genel dünya siyasetine ilişkin, uluslararası ilişkiler, strateji, jeopolitik, istihbarat analiz, güvenlik konularında makale ve analizlerim, podcastlerim yayınlanıyor. Özel ve resmi kuruluşlar için, metin yazarlığı, yönetim danışmanlığı ve raportörlük yapıyorum. Ülkemizin alanında en önemli referans yayını ve kaynağı olan Global Savunma dergisi daimi yazarı ve dış haberler müdürüyüm. Daha önce ulusal basında Star, Yeni Şafak, Cumhuriyet, Karar gibi yayın organlarında süreli, haftalık ve konuk olarak köşe yazısı analiz ve makalelerim yayınlandı. Ulusal ve uluslararası pek çok kongrede bildiri ve tebliğler sundum. Muhtelif stratejik araştırma merkezlerinde ve vakıflarda (Ahmed Yesevi Vakfı, SASAM, GAM-Global Araştırma ve Enformasyon Merkezi) görev yaptım ve bazılarında halen de yapmaya devam ediyorum. Sahipkıran Emir Timur adlı araştırma inceleme kitabım ve Fırça Teması adlı polisiye casusluk türünde romanım olmak üzere yayınlanmış iki adet kitabım bulunmaktadır. Ayrıca Enver Paşa ile ilgili kaleme aldığım, yayınlanmamış tek perdelik bir tiyatro oyunum bulunmaktadır.
-Bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz? Devamında yazım süreciniz hakkında bilgi almak isteriz.
Henüz ortaokul yıllarında tarih ders kitaplarında Ankara savaşı ile ilgili okuduğum ifadeler beni çok sarsmıştı. Lakin derin tarih merakım beni daha farklı incelemelere ve araştırmalara götürdü ve artık üniversiteye geçtiğimde Timurlu tarihi sanatı ve mimarisi okumaya başlayınca anladım ki, Emir Timur ve Ankara Savaşı konusunda ezber bildiğimiz pek çok ifade, mübalağalı, hatalı ve yanlıştı. Tüm bunların üstüne Türk Tarih Kurumu, Genelkurmay Askeri Arşivi, Osmanlı arşivi ve interaktif olarak erişime açılan yabancı arşivlerde yıllarca bilgi ve belge inceledim. Tabii üniversite döneminde Timur ve Timurlular hakkında tuttuğum binlerce sayfalık notlar da, bu kitabın ortaya çıkmasında belirleyici oldular. Dolayısıyla kolektif bir çabanın emeğin ürünü bu kitap. Yazımı 7 ay biri kısa bir sürede bitti. Lakin bu konuda bilgi belge edinmem, belli bir tarih metodolojisi çerçevesinde fişleme yapabilmem, notlarımı, metinler haline getirmeden önce etüt ve analiz etmem tam yedi buçuk yıl sürdü. Takdir edersiniz ki, az buz bir zaman değil.
-Timur kimdir? Doğumu, yetişmesi ve hep tartışılan kimliği hakkında neler demek istersiniz?
Türkistan’ın Şehri Sebz şehrinde Hoca Ilgar köyünde 1336’da doğan, o dönem Çağatay ulusunu oluşturan, Kıpçak Barlas’ların avul bey’i Turgay’ın oğlu olan bir çocuğun bütün coğrafyayı dize getirebilmesi ve tarihin akışını değiştirebilmesi müthiş bir kahramanlık destanı olarak göründü gözüme. Timur’un hayatını inceledikçe, araştırmalarımı derinleştirdikçe yanılmadığımı da anladım. 1370’ten sonra düzenlediği harekatlarla, bugünkü Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun büyük bir kısmını fethetmiştir. Esasen tüm bu hareketler öncesinde evvela, Çağatay Hanlığı’nın batısını deneti tamamıyla hükümranlığı altına alan bir askerden söz ediyoruz. Ama işin bir de kültürel ve sosyal boyutu var. Düşünün ki, 14. yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında, Emir Timur’un devrinden, Avrupa Türk Rönesansı ve Timurlu Rönesansı diye bahsediyor. O devreye ait kültürel, sanatsal mimari, estetik, felsefi, siyasi, askeri, istihbari, ticari ve dini bütün olay ve olguları kitabımda teferruatlı şekilde anlattım.
-Ankara Savaşı’na kadar olan süreçte Türkistan coğrafyasında sağladığı birlik hakkında ne demek istersiniz?
Askeri başarının yanı sıra muhteşem bir sosyoekonomik ve kültürel barıştan söz ediyoruz aslında. Yani bir nevi PAX TAMERLAINE, yani bir Timurlu barışı dönemi söz konusu. Nihayetinde savaşlar ergeç biter. Barış gelir ve sonrasında muazzam bir ilerleme refah ve adalet hakim olur. İşte Timur bunu başardı. Türkistan coğrafyasının altın çağı diyebiliriz. Kesinlikle hiç abartısız bu ifadeyi kullanabiliriz. Tıpkı bir zamanlar Pax Roma, Pax Seljukıca, Pax Ottomana realitelerinin bu coğrafyanın çeşitli bölgelerinde yaşanması gibi. Tabii bu dönem Timur’un danışmanlığı yapan iki önemli isim var: Biri Türk musikişinas, fikir ve kültür adamı Abdülkadir Merâgi, diğeri de ünlü düşünür alim, sosyolojinin babası İbn Haldun.
-Türk’ün Türk’le Savaşı… Ankara Savaşı’na sebep olan faktörler nelerdir? İki büyük Türk hükümdarı neden mücadele etti?
Timur ve Yıldırım arasındaki savaş bir nebze egoların savaşı, bir açıdan da bir empati savaşıydı. Çünkü Emir Timur İran’da hüküm süren Celayirli hükümdarına epey genç bir erkek elçi gönderiyor ve hükümdar Ahmed Celayir bu elçiye tecavüz edip, feci şekilde katlediyor. Emir Timur sabırlı bir şekilde bıkmadan usanmadan, mektuplar yollayıp, Yıldırım Bayezid’den, kendisine sığınan Ahmet Celayir’i teslim etmesini rica ediyor. Hatta Yıldırım’ı, Haçlı ordularına karşı kazandığı zaferler nedeniyle takdir ve tebrik ediyor. Ama buna karşın Yıldırım Bayezid’in son derece tehditkar, tahrik edici ve saygısızca bir üslup takındığını görüyoruz iki hükümdarı mektuplaşmalarında. Tabii bu mektupları, sansürsüz olarak kitabımda yayınladım. Bu mektupları okuyan okuyucularım, objektif, aklı selim bir yorumu akıl ve mantık çerçevesinde yapacaklardır eminim. Bu arada kitabımda detaylı olarak anlattığım, İzmir’in yeniden fethi hadisesi var ki, bu bile Emir Timur’u büyük bir kahraman yapmaya yeter. Zira Rodos şövalyeleri ile ölümüne ve destansı bir mücadeleye girişiyor ve kazanıyor. Tam Hollywood’luk bir hikaye aslında. Ama öncelikle bizim sinemamızın bu tür tarihi olaylara sahip çıkması, hikayeleştirip, beyazperdeye yansıtması lazım. Tabii absürt ve gerçek dışı kurgular katmadan.
-Savaşın akabinde Yıldırım ve Osmanlı hanedanına karşı nasıl yaklaşmıştır?
Son derece hürmetkar, merhametli, dostane ve saygılı buna hiç şüphe yok. Tabii bunların da teferruatına kitabımda değindim. Sonrasında bazı oryantalist sanatçıların, ressamların bu konuda tabloları, tasvirleri oldu. Elbette bu tür sanatsal çalışmalar, ilginç olmakla beraber, bunlar tarihsel olgu ve olaylarda hüküm verirken, bunları çok dikkate almamak gerekir diye düşünüyorum.
-Timur gerçekten anlatıldığı gibi zalim biri miydi? Hakkında bazı yanlış, çarpıtma dolu anlatımların dışında gerçek bir Timur portresi -röportaja uygun bir şekilde- çizebilir misiniz?
Timur hakkında olabildiğince nesnel olmaya çalıştım. Okuyucu kararı kendisi versin. Çok sayıda yerli yabancı bilgi, belge, kaynak ve o devre ait el yazması minyatür eserlerdeki tasvirleri de, üniversitede Timurlu minyatür sanatı dersi almış bir sanat tarihçisi olarak, bolca kullandım kitabımda. Unutmamak gerek, minyatürler yapıldığı dönemin tarihsel, estetik, felsefi, sosyal ve kültürel ruhunu yansıtır. Ancak şunu görebilmek lazım ki, Emir Timur her şeyden önce bir kültür adamı. Bir adalet düşkünü. Bir şehir ve medeniyet aşığı. Çok azimli, kararlı bir düzen ve bir intizam adamı. Bir mimari ve estetik adamı. Oldukça ilgili ve müşfik bir sanat ve sanatkar hamisi. O devre göre oldukça multi disipliner, oldukça hibrit, biraz da grift bir karakter.

-Timur’un dindar olduğu ve kültürel anlamda oldukça hassas olduğunu biliyoruz. Biraz da askerliğinin dışında onun kültürel yönünü anlatabilir misiniz?
Hiç kuşkusuz, Emir Timur oldukça karmaşık bir kişilik. Zira hem kılıçla dünyayı titretiyor hem de namazını kılıyor; bu ikisi onda garip bir uyum içinde. Dindarlığı deyince akla ilk gelen: Kur’an’ı ezbere bilmesi ve seferlerine bile alimlerle, şeyhlerle çıkması. Mesela 1402’de Ankara Savaşı’ndan önce ordusuna “Bu savaş Allah yolundadır” diye hutbe okutuyor, askerlerini motive ediyor. Semerkant’taki Gur-i Emir türbesine kendi adına yaptırdığı o muhteşem cami-külliye kompleksi? İçinde medrese, hankah, aşevi var; adam “İlim ve irfan merkezi olsun” diye bizzat mimarlarla tartışıyor. Öte yandan kültürel hassasiyeti ise bambaşka. Fethettiği şehirlerde kütüphaneleri yakmıyor, aksine kitapları Semerkant’a taşıyor. Şiraz’ı alınca Hafız-ı Şirazi’nin evini koruma altına alıyor, “Bu adamın dizeleri İslam’ın incisi” diyor. Horasanlı bir Nakşibendi şeyhi olan Seyyid Bereke’yi manevi rehber ediniyor; hatta şeyhin türbesine yeşil ipek örtü seriyor, “Benim zaferlerim onun duasıyla” diye açıkça söylüyor. Kısacası, bazı oryantalist ve popülist tarihçilerin iddia ettiği gibi, kaba saba bir Moğol torunu değil. Farsça divan yazan, hadis rivayet eden, ama aynı anda demir yumrukla hükmeden biri. Namazdan sonra “Ey Rabbim, bu zaferleri senin rızan için kabul et” diyor; sonra da “Şimdi sıra Delhi’de” deyip atına biniyor. Hem korkutuyor hem hayran bırakıyor, değil mi? Hele bir de, rüyasında gördüğü, Türkistan’ın manevi sultanı Hoca Ahmed Yesevi için, bugün bile ayakta duran abidevi muazzam, muhteşem bir türbe yaptırması var ki, onun da teferruatına kitapta değindim. Bu arada kitabımda Timur dönemi tüm mimari eserlerin detaylı plan çizimleri, fotoğrafları mevcut.
-Timur’un ölümü… Hayatının son yılları nasıl geçti?
Ömrünün son 7 yılı oldukça fırtınalı, maceralı, aksiyonu bol geçmiş doğrusu. 1398’de Hindistan’a dalıyor ve Delhi’yi zapt ediyor v 100 bin esir alıyor. Sonra 1402’de Osmanlı’yla dişe diş göze göz kapışıyor ve Ankara Ovası’nda Yıldırım Bayezid’i esir alıyor. Haliyle Anadolu’dan epey ganimet toplayıp ve Bizans İmparatorluğu’nu, teğet geçerek, ama fena halde titretip, vergi ve bağlılık sözü alıp tahtına geri döndüğünde imparatorluk zirvedeydi resmen. Nihayetinde 1404’te de “Artık Çin’i de alalım” diyor, 200 bin askerle yola çıkıyor. Ama 1405’te Otrar’da (şimdiki Kazakistan) zatürreye tutuluyor ve 69 yaşında vefat ediyor. Naaşını Semerkant’a götürüp Gur-i Emir’e gömdüler. Velhasıl kelam: Son 7 yılı aralıksız zaferler ve fetihler. Ama Çin hayali yarım kalıyor ve ardında oğlu Mirza Şahruh ve torunu Uluğ bey gibi iki efsane bırakıyor. Tabii bu iki isim de, belli başına iki ayrı hacimli eserin konusu.
-Timur’un dünya harp tarihine bıraktığı mirası nedir? Bugün onun izleri nerelerde gözükmektedir?
Timur’un harp tarihine bıraktığı miras bence “korkuyla yönetilen yıldırım savaşları”. Adam, 14. yüzyılın Büyük İskender’i resmen. Devasa orduları (takriben 400 bin kişi!) aylarca süren seferlerde aç susuz yürütür, psikolojik harpte rakibi daha savaşmadan ezerdi. Mesela Ankara Savaşı’nda, fillerle, Osmanlı’yı dağıttı! Bu, tarihin ilk “fil destekli tank hücumu” gibi bir şey. Günümüz harp doktrinlerinde bile “hız-şok – psikolojik çökertme” üçgeni, Timur’un izi. Peki, günümüzde nerede görülüyor bu izler? Özbekistan Semerkant’ta Gur-i Emir türbesi hâlâ ayakta, UNESCO mirası. İçeri girince “Umarım lanet uyanmaz” diye dua edenler var halen. Zira mezar taşında “Beni rahatsız edenin imparatorluğu yıkılır” yazıyor. Hatta 1941’de Sovyetler açtı, 2 gün sonra Hitler SSCB’ye saldırdı. Tesadüf mü? Ayrıca Timur, fillerle Osmanlı’yı yendi ama filler sonrasında savaş lojistiğini de batırdı Çünkü Çin seferinde donup öldüler. Günümüz orduları da “teknoloji ne kadar süper olursa olsun, ikmal yoksa biter” diyor. Bu nedenle Timur’un Çin fiyaskosu, Pentagon’un Afganistan raporlarında bile örnek. Bu inanılmaz cidden. Kısacası: Timur = hız, korku, şok. Günümüzün özel kuvvetleri, hava indirme operasyonları, siber-psikolojik harp birimleri gibi tıpkı. Hepsinin arkasında bir parça Timur’un gölgesi var. Ama bir de laneti var; dokunan dağılıyor.
-Son olarak söylemek istediklerinizi alabiliriz.
Kısa ve net: Bilgi güçtür. Bilginin gücünü layığıyla ele geçirin ve sadece hak edenlerle paylaşın. Zira hak etmeyene hak etmediği bilgiyi vermek zulümdür.
Röportaj: Necdet Cura
