
İslâmiyet, kendi kurallarını ve hukuk sistemini bünyesinde barındırmaktadır. Gerçekçi ve hayatın içerisinde uygulanabilecek bir anlayışa sahip olan İslâm, hukukun üstünlüğüne çok fazla önem verdi. Hz. Peygamber Dönemi’nden itibaren yayılan İslâm dini, aynı zamanda kendi hukuk sisteminin yayılmasını da sağladı. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri ve Anadolu’daki Türk hâkimiyetinin pekişmesi, Anadolu’yu İslâm coğrafyası hâline getirecekti. Bu hususta, Moğolların tahakkümüne karşı tekkelerin maddî-manevî destekleri de etkili oldu. Tasavvuf ehli şahsiyetlerin destekleriyle yeniden mamur hâle gelen Anadolu, bölgedeki Türk beyliklerinin hükümranlığıyla yeniden şekillenmişti. Bu sürede İslâm hukuk kuralları uygulanmış ve Türk beyleri, kadılar atamak suretiyle dinî hükümlerin verilmesine önayak olmuşlardır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, İslâm hukukuna dair unsurları devlet yönetiminde ve sosyal hayatta icra edecekti. Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın, Osmanlı aile hukuku üzerine kaleme aldığı bu çalışmasında, dönemlere dair kaynaklardan beslenmiş ve ele aldığı konuları ciddî bir zemine oturtmuştur. Klâsik ve modern dönemdeki Osmanlı aile hukukunu, sicillerle örneklendirerek anlatan Prof. Aydın, aynı zamanda ele aldığı dönemlerin sosyolojik özelliklerini de gözler önüne sermiştir. Osmanlı hukuku üzerine değerli eserler üreten ve projelere destek veren Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın, “Osmanlı Aile Hukukundaki Gelişmeler (XIX ve XX. Yüzyıl) ve Hukuk-i Aile Kararnamesi” başlıklı teziyle doktorasını tamamlamıştır (1981).
Eser, toplamda iki bölümden müteşekkildir. Ancak bu bölümler, kendi içlerinde kısımlara ayrılmaktadırlar. Eserin yazılma nedeni olan konuların ele alınmasından önce, uzun bir giriş bölümü bulunmaktadır (s.21-35). Bu bölüm, Osmanlı hukukundan kısaca bahsetmekle birlikte, aile hukukunun yerini konu edinmektedir. Osmanlı hukukunun aslında “İslâm hukuku” olarak adlandırılmasının uygun olduğunu ileri süren müellif, tezini, devletin yönetim şekline bağlamaktadır. Ayrıca, giriş bölümünde örfî hukuk ile şer’i hukuk arasındaki benzerlikler ve/veya farklılıklar anlatılmaktadır. Tarihî kayıtlardan örnekler göstermek suretiyle anlatılan bu husus, okuyucunun zihninde dönmekte olan soruları gidermektedir. Anadolu’daki Türk beyliklerinin, hükümranlık sürdükleri bölgelerde kadılara duydukları ihtiyaçtan bahsedilmiş ve bu dönemde atanan kadıların görevleri anlatılmıştır. Giriş bölümünün son kısımları, aile hukukunun araştırılmasında önemli kaynakları konu edinmektedir. Kitaplar, fetva mecmuaları, kanunnâmeler ve kadı sicilleri, bu kaynaklara örnek olarak gösterilmiştir.
Uzun ve doyurucu bir girişin ardından kitabın ilk bölümü başlamaktadır. “Klâsik Dönem Osmanlı Hukuku” başlığını taşıyan bölüm, 91 sayfalık hacmiyle, kitabın en geniş bölümüdür. Klâsik dönem Osmanlı aile yapısının genel bir resmini çizecek olan bölüm, aile kurumunun kuruluşunda önemli bir aşama olan “nişan” faslıyla başlamaktadır. Osmanlı hâkimiyetindeki farklı kültürlerde söz kesmek, nişanlanmak ve namzetlik şeklinde ifade edilen “nişan” kavramının etimolojik izahı yapılmıştır. Daha sonra, nişanın özelliklerinden bahsedilmiş ve nişanlanmış olan bireylerin evlenme zorunluluğu olmadığına dikkat çekilmiştir. Aynı şekilde, ailelerin, nişanlılık süresince hediye gönderme gibi faaliyetlerde bulunmasının gerekmediği ifade edilmiştir. Evlenmenin gereği olarak verilen mehirin, nişanlılık hâlinin bozulmasından sonra -alındıysa- geri verilmesi hususu, temellendirilerek anlatılmıştır. Bu hususta çıkan tartışmalar; “başlık”, “kalın”, “ağırlık” ve “namzetlik” adı altında yapılan maddî ödemeler çerçevesinde de ele alınmıştır. Nişan ve nişanlılık hakkında bilgi verildikten sonra “nikâh akdi” konusu ele alınmıştır.
Evliliğin ciddî bir adımı olan nikâh, Osmanlı hukukunun önem verdiği bir aşamadır. Müellif, nikâhın Osmanlılarda uygulanış biçimini günümüzdekinden çok farklı olmadığını beyan etmektedir. Bu beyanını; şahitler huzurunda gerçekleşmesi ve otoriteyi temsilen (kadı, imam ve günümüzde nikâh memuru) tarafından onaylanması ile destekler. Ailenin temeli olan nikâh, birtakım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Nitekim bu sorumluluklardan bir tanesi de, koca tarafından kadına ödenecek olan “mehir”dir. Mehir, başlık parası gibi uygulamalara tezat olarak, doğrudan kadının tasarrufuna bırakılan maddî gelirdir. Koca, evlilikten önce, içerisinde bulunduğu imkânlar dâhilinde mehir miktarını belirler ve bu miktarı karısına ödeyeceğini beyan eder. Böylece, nikâhın önemli aşamalarından olan mehir faslı tamamlanmış olur. Müellif, mehirin tasarrufunun tamamen kadına bırakılmasını “kadına verilen değer” olarak addetmektedir. Akabinde, nikâh için ileri sürülebilecek şartlardan da bahsedilmiş ve çok eşlilik gibi mevzular aydınlatılmaya çalışılmıştır. Çok eşlilik, İslâm hukukunda caiz olan bir husustur. Ancak bu husus, Anadolu’daki aile kültüründe bazı durumlarda kullanılmıştır. Bu durum, erkek çocuğu olmayan veya çocuğu olmayan ailelerde sıklıkla karşılaşılmıştır. Müellif, arşiv kayıtlarının ışığında, Osmanlı tebaasındaki bazı gayrimüslimlerin de çok eşli olma çabalarından bahsetmektedir.
Nikâh faslında anlatılan bir diğer husus da, evlenecek insanların ehliyet meselesidir. Hastalık ve yaş durumu gibi unsurlar, evlenmede ehliyet gerektirmektedir. Bu ehliyet, çocuğun velisi durumunda bulunanların kararına bağlıdır. Müellif, “tam ehliyetliler” ve “ehliyetsizler” şeklinde iki alt başlıkla bu konuyu aydınlatmıştır. Buna ilâve olarak kız kaçırma ve zoraki evlilikler üzerinde de durulmuş ve bu durumun hukukî olarak incelemesi yapılmıştır. Zoraki evliliklerin İslâm hukukunun farklı anlayışlarında(Hanefî, Şafiî vb.) nasıl ele alındığı, örnekler verilmek suretiyle anlatılmıştır. Özellikle zorlama(ikrah) ile yapılan nikâhlarda, mezhep farklılıklarının anlatılması gayet ilginçtir. Zoraki evliliklere Mâlikî, Şafiî ve Hanbeli mezheplerinin, -iradeyi yok saydığı için- geçersiz olarak gördüklerinden bahsedilmiştir. Ancak Hanefîler, zorla yapılan nikâhta dahi kişinin seçme iradesinin tamamen ortadan kaldırılmadığı için, nikâhı geçerli kabul ederler. İslâmî mezheplerin konuya yaklaşımı anlatıldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun zoraki nikâha bakışına yer verilmiştir. Zorla evlenmeye karşı tutum sergilediğinden bahsedilen Osmanlı İmparatorluğu’nun, yayımladığı adaletnâmelerde bu hususa yer verdiği ifade edilmiştir.
İslâmiyet’in getirmiş olduğu bir diğer husus, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki evlilik ilişkisidir. Buna göre; Müslüman erkekler, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyan kadınlarla evlenebilirken; Müslüman kadınlar, yalnızca Müslüman erkeklerle evlenme hakkına sahiptir. İslâm hukukunun getirmiş olduğu evlilik anlayışı, kitap ehli olmayan bireylerle Müslümanların temas kurmasını önlemiştir. Prof. Aydın, İslâmiyet’in erkeklere verdiği gayrimüslim kadınlarla evlenebilme hakkının, çok fazla kullanılmadığını ifade eder. Zira Müslüman erkeklerin çoğu, Müslüman olan kadınlarla evlenmeyi uygun bulmuştur. Sadece Hristiyanların çoğunlukta olduğu adalar gibi bölgelerde, Müslüman erkek ile Hristiyan kadın arasındaki evlilik ilişkisi yaygındır. Ancak burada, çok ilginç bir bilgi daha paylaşılmıştır. Bu bilgi, Müslüman erkeklerin, evlenmesi caiz olduğu hâlde Yahudi kadınlarla evlilik yapmamasıdır. Prof. Aydın, gayrimüslim hukuk tarihçilerinin araştırmalarına da yer vermek suretiyle, bu hususun doğruluğu üzerinde durmaktadır. Yahudi kadınlarla “yok” denecek kadar az evlenilmesi, dönemin sosyolojik özelliklerinin de ortaya çıkarılmasında yardımcı olacak bir husustur.
İslâm hukuku, erkeklerin birden fazla eş almalarını caiz kılmıştır. Bu, özellikle Arap Yarımadası’nda ve benzeri özellikler taşıyan bölgelerde sıkılıkla kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da görülen bu durum, zikredilen bölgelerdekinden farklı nedenlerle gerçekleşmiştir. Osmanlı toplum yapısı, çok eşli evliliğin uygulanmasında bazı zarurî durumlar yaşanmasını belirlemiştir. Özellikle çocuğu olmayan erkeklerin bu yönteme başvurmaları, ikinci bir eşin zarurî olarak alındığını göstermektedir. Ancak Arap toplumundaki gibi, 6-7 kadından oluşan aile yapısı, Osmanlı İmparatorluğu’nda görülmemektedir. Prof. Dr. Mehmet Aydın, zikredilen uygulamanın Hristiyanlar arasında da uygulandığını aktarmaktadır. Çok ilginç gelen durum, kiliseler tarafından yasaklanan ikinci bir eş alma hâdisesinin Hristiyanları yıldırmamasıdır. Kendi dinî otoritelerini dinlemeyen Hristiyanlar, Osmanlı mahkemelerine başvurmuşlar ve bu sayede ikinci eşlerini almışlardır. Bu gelişme, Osmanlı hukuk kurallarının -kişinin iradesi olduktan sonra- Müslüman-gayrimüslim ayırt etmeksizin uygulanabildiğini göstermektedir.
Birinci bölümün üzerinde durduğu diğer bir husus, boşanma ve sonrasında yaşanan hukukî süreçtir. Boşanma süreci, evlenmede olduğu kadar kolay değildir. Günümüzde de bu şekilde olan durum; çocukların velâyeti, nafaka gibi hukukî sorunların yanı sıra psikolojik çöküntüyü de beraberinde getirmektedir. Müellif, “evliliklerin bitmesi” anlamına gelen boşanmayı, üç alt başlığa ayırmak suretiyle incelemiştir. Bunlar: Talak, Muhâlaa ve Tefrik ismindedir. Boşanmayı ifade eden ve kendi içerisinde farklılıklar barındıran bu üç kavram, müellifin, kadı sicilleriyle örneklendirerek anlatımına tabi tutulmuştur. Böylece daha rasyonel bir anlatım sergilenmiştir. Boşanma için gerekli olabilecek nedenler arasında şiddetli geçimsizlik; ahalinin kadılığa başvurması ve ailenin geçimsizliğinden şikâyetçi olması; erkeklerin cinsî problemleri; kocanın âniden ortadan kaybolması ve haber alınamaması; nafakanın ödenmemesi; akıl hastalıkları ve cüzzam gibi örnekler verilmiştir.
Ailelerin boşanma ile dağılması, “aradaki hukukun tamamen sonlanması” anlamına gelmemektedir. Bu hususu çok detaylı bir şekilde aktaran müellif, çocukların velâyetini, nafakayı ve belirli bir süre devam edecek olan “iddet nafakasını” açıklamaktadır. İddet; boşanmadan sonra belirli bir süre evlenemeyeceğini ifade eden dönemdir. İddet nafakası da evlenemeyecek olan kadının “hayatını idame ettirebilmesi” için ödenen maddî yükümlülüktür. Bu yükümlülükler, bizâtihi kadının denetimi ve kontrolü altındadır. Çocuklar, belirli bir yaşa kadar annelerin yetiştirmesiyle büyürlerken; “evlilik” gibi dışa dönük mevzuda, söz hakkı babaya verilmiştir. Ancak baba vefat ettiyse ya da ortadan kaybolduysa; velâyet, babanın birinci derece akrabalarına geçmektedir. Eğer, baba kendi yerine birisini tayin ettiyse buna “vasiyy-i muhtar” adı verilir.
Kitabın ikinci ana bölümü (s.137-217) “Batılılaşma/Modernleşme Dönemi” başlığını taşımakta ve kendi içerisinde üç alt kısma ayrılmaktadır. Bu kısımlardan ilki, Osmanlı İmparatorluğu’nun köklü reformlar gerçekleştirdiği ve “anayasal devlet” olma çabalarını sergilediği Tanzimat Dönemi’nin aile hukukunu incelemektedir. “Tanzimat Dönemi Osmanlı Aile Hukuku” başlığını taşıyan bölüm; imparatorluk yönetiminde etkili olan şahsiyetlerin çabalarını ve Tanzimat’ın gerekliliğini ele almakla başlamaktadır. Muasır bir devlet olma gayretinin gereği olarak; Avrupa’yı tanıma, Avrupa’da icra edilen her türlü hukuku irdeleme ve ülkede var olup “eskidiği” kanaatine varılan sistemleri/yapıları da bu doğrultuda ihya etme/kurma hamlelerine müracaat edilmiştir. Özellikle kânunlar ve nizamnâmeler, Avrupaî bir usulle hazırlanmaya başlanmıştır. Modernleşme süreci hakkında bu minvalde aktarılan bilgilerin ardından, Hukuk-ı Aile Nizamnâmesi’nin hazırlık sürecine ve bu süreçte neler yapıldığına dair bilgiler verilmiştir. Burada aktarılan temel meseleler, şöyledir: Devletin evlenme ve boşanma üzerindeki kontrolü; veli tarafından rıza gösterilmemesi veya zamanın beyhude yere oyalanması sebebiyle kadıların “evlilik izni” vermeleri; mehir ve mehrin ödenmesindeki sıkıntılar; bir sosyo-ekonomik mesele olarak değerlendirilebilecek olan İran/Şiî tebaasından insanlarla evliliğin yasaklanması durumu; insanların “kendi elinde olmaksızın” boşanması anlamına tekâbül eden “kaybolma” veya “hastalık” gibi sebeplerden ötürü meydana gelen boşanmanın kapsamı ve genişletilmesi gibi meselelere temas edilmiştir. Ardından, ikinci ana bölümün ikinci kısmına “Hukûk-ı Âile Kararnâmesi” meselesine geçilmiştir (s.157-205). Oldukça uzun olan bu bölümde, kararnâmenin Türk ve İslâm hukuk tarihindeki yerine değinilmiştir. Bu hususta “aceleyle hazırlandığı için tam bir aile kanunu olamadığı”, “Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasî ömrünün nihâyetine değin hazırlanmış olduğu için nihaî sonuçlarının görülemediği” ve “Osmanlı’nın bünyesinden çıkan devletler tarafından 1950’lere değin uygulandığı” gibi hususlara yer verilmiştir (s.158).
Hukuk-ı Âile Kararnâmesi bahsi, kararnâmeyi hazırlayan üç ana sebep -müellif “dört ana sebep” olarak yanlış belirtmiştir- üzerinde inşa edilmiştir ki; bunlar “Hukukî Sebepler (s.159-161)”, “Siyasî ve İktisadî Sebepler (s.161-162)”, “Kültürel ve Sosyal Sebepler (s.162-164)” olarak ifade edilmiştir. XX. asrın ilk çeyreğinde “varlığına ihtiyaç hissedilmiş” olan medenî bir aile kânunu ve bu kânunun Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın tebaaya tatbik edilmesi; cephede şehîd düşen veya gâzilikle rütbelenen erkeklerin sayısının artması dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki kadınların da iş hayatına katılmalarının ve bunun da “aile hukuku bağlamında bütüncül bir yaklaşım” gerektirdiği; eğitim alanında faaliyet gösteren modern eğitim kurumları içerisinde kız rüşdiyelerinin sayı bakımından azımsanamayacak nispette olduğu, kadınların hemşire sıfatıyla hizmet görebilme kabiliyetlerinin bulunduğu ve imparatorluk dâhilindeki bazı büyük yerleşim birimlerinin Avrupa’daki aile yapısından etkilendiği gibi gerekçelerle, “Hukuk-ı Âile Kararnâmesi” hazırlığının düşünsel temeli atılmıştır. Akabinde, “Hukuk-ı Âile Kararnâmesi’nin Hazırlanış Süreci (s.165-175)”, “Getirdiği Hukukî Esaslar (s.176-189)”, “Kararnâmenin Özellikleri ve Getirdiği Yenilikler (s.190-195)”, “Kararnâmenin Eksikleri (s.195-196)”, “Kararnâmenin Yürürlükten Kaldırılması (s.197-200)” ve “Kararnâmenin İslâm Ülkelerindeki Uygulanışı (s.201-205)” başlıklarını taşıyan bölümlere geçilmiş ve kararnâme, bütün yönleriyle ele alınmaya çalışılmıştır. İkinci ana bölümün son meseleleri ise; kararnâme sonrasındaki gelişmeler ve kararnâmenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki vaziyeti hakkında değerlendirmeleri ihtiva etmektedir. Eserin en kapsamlı bölümlerinden bir tanesini teşkil eden Hukuk-ı Âile Nizamnâmesi’nin tam metni ise, eserin “Ekler” kısmında (s.223-238) kendisine yer bulmuştur.
Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın’ın kaleme almış olduğu bu eser, “klâsik dönem” ve “modern dönem” olmak üzere iki ana bölümden müteşekkildir. Bu eser, ele aldığı konuları örnekler vererek açıkladığı için gayet verim alınabilecek türdendir. Osmanlı hukuku üzerinde yıllarca çalışmış bir ilim insanı tarafından üretilmesi ise, kitabı daha da ciddî bir hâle getirmektedir. Tüm bu değerlendirmeler göz önüne alındığında; Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın’ın bu eseri, Osmanlı aile hukukunun anlaşılmasında önemli bir eserdir, diyebiliriz.
Osmanlı Aile Hukuku, Mehmet Âkif Aydın, İstanbul, Klasik Yayınları, 2020, 282 Sayfa, ISBN: 978-975-874-055-0.
Yazar: Samet Yıldız. Yüksek Lisans Öğrencisi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Bornova/İZMİR, E-Posta: sametyildiz.iletisim@gmail.com, ORCID: 0000–0003–4098–2718.
