
–Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. Güzel, ilgi çekici bir başlık. Kitap hakkında konuşacağız ama önce sizi daha geniş tanımak isteriz? Batuhan Taşkın kimdir?
Öncelikle benimle bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ederim. İnsanlar doğdukları andan itibaren isimlendirirler. Dünyaya gözlerimi açtığımdan beridir Batuhan diye çağrılmaktayım. Kendimi bildim bileli Tarih ve Edebiyat alanlarına ilgi duymaktayım. Lise sıralarından itibaren yazmaya başladığım şiirler, dergilerde yayımlanan tarihi deneme yazılarım üniversite yaşantımı şekillendirdi. 2017 senesinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih bölümünde lisans eğitimime başladım. Lisans hayatımın ilk senesinde Erken Cumhuriyet Dönemi konularına ilgi duyarken, bu fikrim ikinci sınıfta Prof. Dr. Aydın Usta’dan almış olduğum Büyük Selçuklu Devleti Tarihi adlı dersle değişti. Aydın hocanın ders anlatışı, konuya vakıflığı ve Orta Çağ’ın büyülü dünyası beni derinden etkiledi. Yaşadığım bu kırılma anı sonrasındaki süreçte bölümümüzdeki Orta Çağ ile ilgili tüm dersleri aldım, alanın duayen eserlerini okumaya başladım ve Aydın hocanın Arapça Tarihi Metinler derslerini takip ettim. Lisans sırasında dil eğitiminin ve bir tarihçi için dil bilmenin ne kadar önemli olduğunun farkına erken vardım. Bu süreç içerisinde bilim dili olarak da nitelendirebileceğimiz İngilizce eğitimine de devam ettim. Lisans üçüncü sınıfta hayalim olan öğretmenlik mesleği için Marmara Üniversitesi bünyesinde pedagojik formasyon eğitimi aldım ve çeşitli dershanelerde yarı zamanlı çalıştım. 2021 senesinde üniversite mezuniyetime üç ay kala Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Kasımpaşa Anadolu Lisesine Tarih öğretmeni olarak görevlendirildim. Aynı senenin Ekim ayında lisans eğitimimi bölüm birinciliği ve fakülte üçüncülüğü ile tamamladım. Mezuniyet tezim ise “Türkiye Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus ve Dönemi” adlı konu oldu. 2022 senesinde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı tarafından tam burslu şekilde tezli yüksek lisans programına kabul aldım. Yüksek lisans döneminde Türk Tarih Kurumu bursiyeri olmaya hak kazandım. Bilgi Üniversitesi, Bonn Kölelik Araştırmaları Merkezi, Bilkent Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Aksaray Üniversitesi gibi birçok kurum tarafından bilimsel bildirilerim kabul edildi. “Türkiye Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’un Kişiliğinin ve Karalarının Psikotarih Yaklaşımıyla Değerlendirilmesi” adlı araştırma makalem ile birçok kitap tetkik yazım çeşitli dergilerde yayımlandı. 2025 senesinde danışman hocam Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Usta’nın gözetiminde hazırlamış olduğum “Memlûk-Altın Orda Diplomasisi ve Karadeniz Köle Ticareti (1260-1354)” başlıklı tezimi Prof. Dr. Fahameddin Başar ve Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’ın bulunduğu jüride savunarak, yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Geçtiğimiz Eylül ayında Esaretin Diplomasisi: Memlûk-Altın Orda İlişkileri ve Karadeniz Köle Ticareti (1260-1354) başlığıyla da Bilge Kültür Sanat Yayınları etiketiyle tezimi kitaplaştırdım. Aynı zamanda 2022 senesinde Hayal Yayınları etiketiyle Issız Şehir adında bir şiir kitabım da raflardaki yerini aldı. Halihazırda iki senedir Kabataş Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde öğretmenlik yapmakla birlikte ileride doktora eğitimimde çalışmak istediğim konu hakkında hazırlıklarımı sürdürmekteyim.
–Yüksek Lisans tezinizin kitaba dönüştürülmüş şekli Esaretin Diplomasisi: Memlûk-Altın Orda İlişkileri ve Karadeniz Köle Ticareti (1260-1354) başlığını taşıyor… Çalıştığınız konuyu nasıl seçtiniz? Neden böyle bir konuyu çalıştınız?
Tez konusu belirlerken öncelikle çalışmak istediğiniz alandaki literatürü oldukça iyi bilmeniz gerekmektedir. Ben bu açıdan şanslı olanlardanım diyebilirim. Nitekim lisans eğitimimden itibaren alanımla ilgili yapmış olduğum okumalardan kendimce belirlediğim eksiklikler konu belirlememi etkiledi. Orta Çağ iktisadı üzerine çalışmaya karar verdikten sonra çeşitli argümanlar ve notlar çıkardım. Daha sonrasında Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde lisansüstü eğitimi yapmamda büyük etkisi olan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Usta’nın yanında gittim. Ahmet hocanın yüksek lisans tezinde Orta Çağ Kıbrıs’ındaki köleler ve köle ticareti hakkında çalışması köle ticaretine olan ilgimi daha da arttırdı. Hocayla uzunca süren görüşmelerimizde elde ettiğimiz sonuçlar neticesinde Memlûkler üzerinden kölelik ve ticaret hakkında çalışmaya karar verdik. Benim Moğollara ve Anadolu tarihine olan ilgim ise konunun son şeklini almasını sağladı. Böylece Altın Orda ile Cenova vasıtasıyla Mısır’a getirilen kölelerin ticareti üzerinde durmayı uygun bulduk. Çalışmanın orijinal bir konu olmasını istediğimizden ötürü de Memlûkler ile Altın Orda arasındaki diplomatik ilişkilerin köle ticaretinin seyrine etkisi ve ticaret ile diplomasi arasındaki ayrılmaz ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık. Bu açıdan konu belirleme ve yazım süreci sırasında danışman hoca seçimi ve yönlendirmeleri ortaya koyacağınız çalışmanın nitelikli olmasına etki etmektedir.
Türk tarihçiliğinin çoğunlukla siyasi ve askeri tarih üzerine olması ya da belirli konular, dönemler üzerinden araştırılmaların yürütülmesinden dolayı kendime iktisat tarihi üzerine çalışmayı şart koştum. Çalışılmış ya da çalışılmamış bir konu üzerinde farklı bir bakış açısı ile iktisat tarihi üzerine yeni fikirler üretmek isteğini kendime bir amaç edindim. Bu çerçevede de bilinen, sürekli dile getirilen ama Türk literatüründe birkaç makale dışında detaylı bir şekilde çalışılmamış olan Karadeniz köle ticareti üzerinde karar kıldım. Tabii ki çalışmamın eksik ve eleştiriler yanları elbette olacaktır. Eksik görünen yanların tamamlanarak yeni çalışmalara ufuk açıcı olması ve Türk literatürüne yapılacak katkıların heyecanıyla eserimi akademik dünyamızın ve okuyucularımızın taktirine sundum. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki bu eseri kaleme alırken çalışmalarını beğenerek takip ettiğim iki akademisyen oldu. Bu akademisyenlerden ilki Napoli’de öğretim görevlisi olan Lorenzo Pubblici’dir. Karadeniz’de İtalyan varlığı, Moğollar, köle ticareti gibi birçok konuda yapmış olduğu çalışmalar oldukça ilgi çekiciydi. Kendisiyle İstanbul’da tanıştıktan sonra da iletişimimi koparmadım ve birçok yeni fikir edinmemde katkı sağladı. İkinci akademisyen ise Hannah Barker’dır. Karadeniz’den Akdeniz’e taşınan köleler hakkında yazdığı eseri, bana yol gösteren bir pusula oldu. Ayrıca neden bende böyle bir eser kaleme alamayayım diye kendi içimde bir sorgulama meydana getirdi.
-Kölelik nedir? Tarihsel gelişim süreci irdelendiğinde neler dersiniz?
İnsanlık tarihinin her alanında kölelik ve kölelik müessesi varlık göstermiştir. Kölelik, insanları özgürlüklerinden alıkoyup, zengin insanlar bünyesinde çalıştırılması olarak nitelendirilse de bu anlayış toplumdan topluma değişiklikler meydana gelmiştir. Kölelik algısı yahut kölelere karşı tutumlarında Yunanlılar ve Romalıları ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Çin, Mısır, Hindistan ve Arabistan gibi coğrafyalarda hem diğer toplumlardan hem de kendi toplumlarından insanlar köleleştirilirken; Yunanlılar ve Romalılar sadece farklı toplumlardan insanları köleleştirmişlerdir. Değişiklik gösteren bu algı köle ticaretinin gelişimine de etki etmiştir. Köleliği, kölelik sistemlerini ve toplumları psikolojik olarak incelenmesi gerektiği kanısındayım. Zira dönemsel şartlar, toplumların etkisi ve kölelik müessesesinin son derece normal bir oluşum olarak kabul görmesi, psikolojik açıdan değerlendirmelerle yeni sonuçlar ortaya çıkaracağından eminim.
Toplumların kölelere olan algısını mensup oldukları dinler de etki etmiştir. Çalışmamız içerisinde incelediğimiz coğrafyada Semavi dinler olarak da nitelendirilen Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet’in kölelik algısı ve yansımaları hakkında bilgiler verdim. Kısaca bu konuya da değinmek isterim. Zira dinler, toplumları her açıdan etkilemiş ve yönlendirmiştir. Bu etkileme ve yönlendirmeden köle ticareti de nasibini almıştır. Tıpkı Yunan ve Roma toplumlarında olduğu gibi Yahudilerde de kendilerine mensup kişilerin köle olması hoş karşılanmamıştır. Ancak işlenen suçlara karşı belirli bir süre köle olma cezası uygulanmıştır. Hristiyanlıkta ise kiliseler, kölelerin efendilerine itaat etmesi ve saygı göstermelerini teşvik etmiştir. Gösterilen bu tutum Tanrı’nın bir emri gibi gösterilerek, toplumsal düzen ve asayişi kendi kontrollerinde tutmak istemişlerdir. Kendi otoritelerine karşı çıkan, fuhuş gibi suç sayılacak hareketler yapanlar da ceza olarak köleleştirilmiştir. Kilise kölelerin ticaretine karşı çıkmamasına rağmen kendi direktifleri çerçevesinde uygulanmasını istemiştir. Bilhassa XI. yüzyılda başlayan haçlı seferleri sonrası doğu dünyası ile ilişkilerde yaşanan artış ve Hristiyanların kaybetmeye başladıkları savaşlar sonrasında belirli yasaklamalar ilan edilmiştir. Özellikle Venedik, Cenova, Pisa gibi ticaret devletlerinin Eyyûbîler, Memlûkler gibi devletlere kereste, köle gibi askeri yapımlarda kullanılacak malzemelerin ticaretini yasaklamışlardır. Ancak bu yasaklamalar bir işe yaramamış, farklı yollar ve yöntemlerle ticaret devam ettirilmiştir. Konuyu fazla dağıtmadan İslâm dinindeki kölelik algısında da bahsedeyim.
Bahsetmiş olduğumuz toplumlar ve dinlerin aksine İslâmiyet’te kölelere karşı farklı bir tutum meydana gelmiştir. Nitekim Cahiliye dönemi Arap toplumunda kölelik ve kölelik müessesesi yaygın bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Toplum hürler, mevlâlar ve köleler olarak üçe ayrılmış, yapılan ticaretle de farklı bölgelerden köleler temin edilmiştir. Tabii ki diğer bölgelerde olduğu gibi burada da kölelere değer verilmemiş, ev işlerinde ve yapılması gereken diğer işlerde kullanmıştır. İslâmiyet ile eski Arap geleneklerine karşı savaş açılmasına rağmen kölelik müessesine dokunulmamıştır. Psikoloji açısından insanların kimlik kargaşası yaşamasının önüne geçmek için kölelik statüsünün devam ettirildiği düşünülebilir. Yüzyıllardır devam eden siyasi ve iktisadi bir oluşuma aniden son verilmesinin de neredeyse imkânsız olacağı unutulmamalıdır. Bu durum karşısında Hz. Peygamber ise kölelere iyi davranılması gerektiğini ve azat edilmesinin dinen daha uygun olduğunu belirtmiştir. Kendisi de kölelerinden bazılarını azat ederek, toplumuna örnek olmuştur.
İslâm coğrafyasında köleliğin seyri ve statüsü ilerleyen zamanlarda da değişik göstermiştir. Özellikle Abbâsîler döneminde satın alınan Türk ve Slav kölelerin asker olarak kullanılması bu değişiklikte büyük bir kırılma noktası olmuştur. Fiziki açıdan yapılı ve güçlü kölelerin asker olarak yetiştirilmesiyle statüler arasında yer değişmenin olabileceği görülmüştür. Bu uygulama bir gelenek haline gelerek Fâtımîler, Türkiye Selçukluları ve Eyyûbîler tarafından da devam ettirilmiştir. Fâtımîlerin ordusunda Bulgar kökenli komutanların olması, Türkiye Selçuklularının gulam sistemi ile kendi devlet adamalarını yetiştirmesi ve Eyyûbîlerin memlûk olarak nitelendirilen beyaz köleleri ordusunda kullanması bu geleneğin bir devamı olmuştur. Ben her zaman dünya kölelik tarihinde en şanslı kölelerin memlûkler olduğunu dile getiririm. Köle olarak getirildikleri Mısır’da ilk olarak asker statüsüne yükselmişler, güç kazanmışlar ve sonrasında da kendi devletlerini kurarak sistemlerini sürekli hale getirmişlerdir. Askeri sisteme dahil olamamış kölelerin ticaretleri de devam etmiş, ev ve tarla işleri gibi hizmetlerde kullanılmışlardır. Son olarak cariye olarak nitelendirilen kadın köleler ise oldukça rağbet görmüş, yetenekleri ve güzellikleri ile sultanların eşleri konumuna yükselmişlerdir.
-Kölelik denildiğinde genelde aklımıza Akdeniz geliyor. Fakat siz eserinizde odak noktanıza Karadeniz’i koymuşsunuz. Karadeniz özelinde nasıl bir kölelik ticareti vardı?
Genel kanı ve yapılmış olan çalışmaların büyük çoğunluğunun Akdeniz ve Akdeniz ticareti hakkında yapılması akılları Akdeniz’i getirmektedir. Ancak Akdeniz ticaretinde satılan kölelerin kaynağı Karadeniz olmuştur. IX. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyi olarak nitelendirilen Deşt-i Kıpçak, İslâm coğrafyasının köle temin bölgesi olmuştur. Abbasîlerin oluşturmuş olduğu gelenek diğer devletlerde de devam ettirilmiş ve Karadeniz’den köle temini yaşanmıştır. Memlûklerin de oluşumu ve Mısır’a gelişini bu geleneğin bir devamı olarak nitelendirebiliriz. Bundan ötürü Karadeniz merkezli bir köle ticareti sistemini ortaya koymayı amaçladık. Peki ama neden askerî açıdan Karadeniz köleleri kullanılmak istenmiştir sorusu akla gelmektedir. Sorunun cevabı, aynı zamanda Karadeniz köle ticaretinin önemini de ortaya koymaktadır. Deşt-i Kıpçak bölgesinin iklimin sertliği tarım yapılamamasına etki etmiştir. İklim aynı zamanda insanların güçlü ve dirençli fiziklere sahip olmasına neden olmuştur. Bu durum köle simsarlarının ve tüccarlarının dikkatini çekmiş; köle temini için bölgedeki çocukları kaçırarak İtalya, Anadolu, Mısır, Konstantinopolis gibi yerlere satmışlardır. Ayrıca bölgede oldukça fazla kıtlık yaşanmasından dolayı ailelerin çocuklarını da sattıkları bilinmektedir. İnsan gücünün etkili olduğu bir dönemde Karadeniz’in köle temini açısından oldukça mühim bir konumda bulunmasına şaşırmamak gerekir.
Karadeniz köle ticaretinin tarihi Yunan Kolonizasyon Dönemi’ne kadar götürülmektedir. Giresun, Trabzon, Samsun, Sinop ve Kırım yarımadasında kurdukları koloni sistemiyle başta İskitler olmak üzere birçok kavimden insanın ticaretini yapmışlardır. Avrupa’ya kadar uzanan bu ticaret ağı Karadeniz’in önemini ortaya çıkarmıştır. Roma ve Bizans dönemlerinde ise bölgelerarası bir konuma yükselmiştir. Hazarlar ve İdil Bulgar devletlerinin kurulmasıyla da ticari açıdan yeni bir boyut kazanmıştır. Rus, Slav, Bulgar kökenli kölelerin İslâm coğrafyasına satılmasında bu iki devlet oldukça etkili olmuştur. Fâtımîler ile İdil Bulgarları arasında yapılan ticaretle Bulgar kökenli komutanların varlık göstermesi de Karadeniz kölelerinin Akdeniz’de varlık gösterdiğinin bir kanıtıdır. Eyyûbîler de bu geleneği devam ettirmiş ve Sultan el-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyûb’un getirtmiş olduğu kölelerden kurmuş olduğu sistem ile memlûkler varlık göstermiştir. Bu sırada Orta Anadolu’daki hâkimiyetini Karadeniz kıyılarına ve Kırım’a kadar genişleten Türkiye Selçukluları da Moğol istilasına kadar ki süreçte bu ticarette aktif bir rol oynamıştır. 1261 senesinde Bizans’ın Konstantinopolis haçlılardan geri almasıyla bu ticarette İtalyan Cenovalılar da aktif bir rol almıştır. Aynı zaman diliminde Deşt-i Kıpçak’ta Altın Orda’nın; İran’da da İlhanlıların kurulması ve Anadolu’da Moğol hâkimiyetinin başlaması da bu ticaretin seyrini etkilemiştir.
Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşan ticaret iki yönlü gelişmiştir. Kırım’dan Samsun, Sinop ve Trabzon limanlarına gelen tüccarların malları buradan kara yolları vasıtasıyla Sivas, Kayseri, Mardin, Amasra, Kastamonu, Konya şehirlerine ulaşmıştır. Buradan da Bilâdüşşam üzerinden Mısır’a ulaşılmıştır. Kaynaklarda bu güzergâhlar, satılan mallar ve tüccarlar hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bilhassa Memlûk sultanlarından Baybars Bundukdârî’nin Sivas’ta satılmış bir köle olduğundan da bahsedilmiştir. Ticaret güzergâhları bölgedeki siyasi güçlerin mücadelelerinden dolayı etkilenmiştir. Memlûkler ile İlhanlılar arasında yaşanan mücadeleler neticesinde kara yolları kapanmıştır. Köle ticaretinin aksamaması için deniz güzergâhını aktifleştiren Memlûkler, Bizans ve Cenova ile Venedik gibi ticaret devletleriyle ilişkilerini geliştirmişlerdir. Ayrıca Altın Orda ile de diplomatik münasebetler kurarak, ortak düşmanları İlhanlılara karşı bölgede güçlü olmayı amaçlamışlardır. Velhasıl kelam Karadeniz köle ticareti XIII.-XIV. yüzyıllar arasında bölge devletlerinin birbirleriyle olan siyasi ve iktisadi çıkarlarının şekillendirmiştir.

-Ticarete yön veren bölge güçlerini ele alırken temel farklar nedir? Batı medeniyetleri ile Doğu’yu birbirinden ayıran faktörler nelerdir?
Çalışmamızda konu bütünlüğünü sağlamak adına Karadeniz ve Mısır’la bağlantısı olan devletler hakkında bilgiler vermeyi uygun gördüm. Nitekim Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan köle ticaretinin köklü bir geçmişi olması benim bu kanıya varmamı sağladı. Böylece ticaret güzergâhlarının ve ticarette etkili olan bölge güçlerinde değiştiğini ortaya koyduk. Bu bölge güçleri ise Bizans İmparatorluğu, Türkiye Selçukluları, Trabzon Rum İmparatorluğu, Altın Orda Devleti, İlhanlılar, Venedik ve Cenova olmuştur. Doğu ve Batı dünyasını birbirinden ayıran faktörleri, saydığımız devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini incelerken anlayabiliriz.
XI. yüzyıldan itibaren Doğu dünyasına başlatılan haçlı seferleri, bölgelerarası ticarete yeni bir soluk getirmiştir. Roma İmparatorluğu sonrası ve İslâmiyet’in yayılmasıyla ikiye ayrılan Akdeniz, ticari ve siyasi açıdan etkileşimini sürdürmüştür. Haçlıları gemileriyle taşıyan Venedik, Cenova, Pisa gibi denizci güçler ise Müslümanlarla ticari ilişkilerde bulunmuşlardır. Doğu’da kurulan haçlı devletleriyle de alışverişlerini sürdürerek, Avrupa’ya yeni mallar getirmişlerdir. Bu süreçte bölgenin asıl sahipleri olan Bizans ve Türkiye Selçukluları da bu denizci güçlerle ticaretlerini sürdürmüşlerdir. Aynı zamanda Samsun ve Sinop özelinde Karadeniz hâkimiyeti için birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Bizans’ın ekonomik bakımdan giderek bağımsızlığını yitirmesi, Venedik ve Cenova gibi ticari güçlerin etkilerini artırmalarına zemin hazırlamıştır. Yaşanan siyasi ve ticari gerginlikler ise 1204 senesinde Haçlıların Konstantinopolis’i ele geçirmesiyle doruk noktasına ulaşmış ve Bizans İmparatorluğu’nun siyasi bütünlüğünü derinden sarsmıştır. Bölge ticaretinde Venedik’in etkisi artmış, 1206-7’de ilk kez Kırım’a ticari bir sefer yapmışlardır. Bu gelişmeler sırasında Selçuklular ise 1243 yılındaki Kösedağ Savaşı sonrasında Moğol hâkimiyetine girmiştir. Deşt-i Kıpçak’ta Altın Orda’nın ve İran’da İlhanlıların ortaya çıkışı, bölgenin sosyo-politik ve sosyo-iktisadi dokusunu derinden etkilemiş; ticaret yollarının kontrolünden nüfus hareketlerine kadar pek çok alanda yeni bir düzenin kurulmasına zemin hazırlamıştır. 1261’de Bizans, Cenova’nın desteğiyle Konstantinopolis’i yeniden ele geçirmiş ve Karadeniz ticaretinde Cenova etkisinin belirgin biçimde hissedilmeye başlanmasına yol açmıştır. Bu süreçte özellikle dikkat edilmesi gereken husus gerek Müslüman gerekse Hristiyan devletlerin dönemin dinî ayrımlarına rağmen ticaret söz konusu olduğunda pragmatik davranabilmeleridir. Doğu ve Batı dünyasını birbirinden ayıran askerî ve dinî rekabet söylemi, ekonomik çıkarların karşılıklı bağımlılık yaratan yapısı karşısında çoğu zaman geri planda kalmıştır. Nitekim Haçlıların Müslüman güçler karşısında ardı ardına yenilgiler almasıyla Papalık, ticari ilişkileri sınırlandırmak amacıyla çeşitli yasaklar ve ambargolar uygulamış; Müslümanlarla ticareti sürdürenleri aforoz etmekle tehdit etmiştir. Ancak bu girişimlerin büyük ölçüde başarısız kalması Orta Çağ dünyasında ekonomik gerçekliğin ideolojik sınırları aşabildiğini göstermektedir. Ticaret devletleri ile tüccarlar, dinden ziyade kendi ekonomik çıkarlarını önceleyerek ilişkilerini sürdürmüştür. Böylece Doğu ile Batı arasındaki karşılıklı bağımlılık ufak kesintilere rağmen devam etmiştir. Tüccarlar kayıtlarında taşıdıkları malları gizleyerek Mısır coğrafyasına köle ve yasaklı ticari emtialar taşımayı sürdürmüşlerdir.
–Memlûkler… Türk tarihinde bıraktığı büyük bir mirasın izlerini hala görebiliyoruz. Peki bu devlet nasıl kuruldu? Kölelik özelinde herhalde Memlûkleri çok daha farklı konuşabiliriz gibi. Bu konuda neler dersiniz?
Memlûkler… Türk tarihinin gerçekten en özgün ve kendine has deneyimlerinden biri. Bugün hem tarihçiler hem de meraklılar tarafından bu kadar ilgi görmesinin sebebi de biraz bu sıra dışı yapıları aslında. Çünkü Memlûkleri anlamak sadece bir devletin nasıl kurulduğunu bilmekten öte, Orta Çağ dünyasında toplumların nasıl örgütlendiğini ve güç ilişkilerinin nasıl işlediğini de anlamak demektir.
İşin en ilginç tarafı da şu: Memlûkler dediğimiz topluluk, modern anlamda köleliğin temsilcileri değil. Yani bir tarla kölesi ya da ev kölesi gibi hayal etmek yanlış olur. Bunlar daha küçük yaşlarda getirilen, çok titiz bir eğitimden geçirilen, askeri disiplinle yoğrulan ve sadakat duygusu adeta çekirdekten kazandırılan bir sınıf. Her biri ayrı birer askeri proje gibi yetiştiriliyor. Silah kullanımı, savaş taktikleri, at biniciliği, hatta belli ölçüde yönetim anlayışı bile eğitimlerinin bir parçası.
Zamanla bu eğitimli sınıf, sadece ordunun bel kemiği olmakla kalmıyor devlet mekanizmasını da taşıyan kadroya dönüşüyor. Bir bakıma devlet, kendi askerî elitini kendi yetiştiriyor. İşte Memlûklerin yükselişi de tam burada başlıyor. Bir süre sonra bu askerî sınıf o kadar güçleniyor ki mevcut iktidarın zayıflamasıyla beraber yönetimi adım adım kendi ellerine alıyorlar. Yani Memlûk Devleti’nin ortaya çıkışı dışarıdan bir hanedanın gelip devleti kurması değil; sistemin kendi içinden doğan bir yapının, kendine özgü dayanışması ve elit bilinci sayesinde iktidarı ele geçirmesi.
Bence Memlûkleri bu kadar ayrıcalıklı yapan şey işte bu sosyal ve siyasi dinamiktir. Köle statüsünde gelip devlet yönetimine yükselen bir sınıf… Tarih boyunca çok az yerde böyle bir örnek var. Bu durum hem dönemin İslâm dünyasında askeri kölelik (gulam/memlûk) sisteminin ne kadar güçlü işlendiğini gösteriyor hem de toplumsal açıdan düşündüğümüzden daha farklı çalıştığını kanıtlıyor.
Doğal olarak Memlûkleri konuşmak sadece bir devlet tarihinden ibaret olmamalı. Orta Çağ’da ekonomik ilişkileri, ticaret yollarını, köle pazarlarının nasıl işlediğini, Türk-Moğol askerî geleneklerinin İslâm dünyasına nasıl taşındığını da beraberinde konuşmak da gerekmektedir. Yani mesele çok katmanlıdır. Bu yüzden Memlûkleri anlatmak da dinlemek de keyiflidir. Ne kadar okursanız okuyun yeni bir yönü mutlaka karşınıza çıkıyor. Bana göre onları bu kadar özel kılan da tam olarak bu.
Memlûklerin kuruluş sürecini iki aşamada ele almak mümkün. İlk aşamada 1240’ta Eyyûbî sultanı Melik Salih, İdil Bulgarları ve Türkiye Selçuklularıyla yürüttüğü ticaret aracılığıyla Deşt-i Kıpçak’tan köleleri (beyaz köle) Anadolu ve Suriye üzerinden Mısır’a getirdi ve yeni bir askerî birliğin temellerini attı. Böylece Memlûkler, Mısır coğrafyasında sistemli olarak yerleştirilen ilk askerî güç haline geldi. İkinci aşamada ise 1250’de Eyyûbî hanedanlığı sona erdirilerek Memlûkler kendi devletlerini kurdu. Bu devlet, klasik bir hanedan yönetimi yerine yetişmiş ve güçlü olanın tahta çıkmasıyla işleyen bir sistemle yönetildi. Devletin sürekliliğini sağlamak için köle temini sürdürüldü ve Altın Orda ile ilişkiler bu çerçevede inşa edildi.
-Memlûk ile Altın Orda arasındaki köle ticaretine dair ne diyebiliriz?
XIII. yüzyılda başlayan Moğol akınları, Karadeniz’in kuzeyinde yer alan Deşt-i Kıpçak bölgesine kadar ulaştı. Cengiz Han’ın kurultayında bölge yönetimi önce oğlu Cuci’ye verildi, ancak onun kısa süre sonra ölmesi üzerine yetki torunu Batu’ya geçti. 1241’de bölgeye düzenlediği seferin ardından Batu, Altın Orda Devleti’ni kurdu ve böylece IX. yüzyıldan beri Irak, Biladüşşam ve Mısır’a köle temin edilen stratejik bir bölgeyi hâkimiyeti altına aldı. Bu durum, ilerleyen süreçte Memlûklerle olan ilişkilerde kritik bir rol oynayacaktı. Bu dönemde Anadolu, Biladüşşam, Irak ve İran’da siyasî dengeler hızla değişti. 1243’teki Kösedağ Savaşı ile Selçuklular mağlup oldu ve Anadolu’da Moğol hâkimiyeti başladı. 1256’da Hülâgû, İran’da İlhanlılar Devleti’ni kurdu; 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Abbasî halifeliğine son verdi. Daha sonra Memlûklerin kontrolündeki hem siyasî hem de ticari açıdan önemli Biladüşşam’a yöneldi. Aynîcalût Savaşı’nda Memlûklerin zaferiyle bölge onların kontrolünde kaldı. İlhanlılar ise bu yenilgiden sonra Memlûkler için kritik önemde olan köle ticaretini aksatmak amacıyla Anadolu-Mısır güzergâhındaki denetimlerini artırdı. Bu gelişme Memlûklerin Altın Orda ile yakınlaşmasına zemin hazırladı.
1263 yılında Sultan Baybars, Altın Orda, Bizans, Selçuklu, Cenova ve Venedik elçilerini aynı anda kabul etti. Kaynaklar görüşmenin ayrıntılarını aktarmasa da Baybars’ın amacı İlhanlılara karşı bölgesel bir ittifak kurmak ve köle ticaretinin kesintisiz devamını sağlamaktı. Deşt-i Kıpçak-Mısır ticaretinde Bizans’ın deniz güzergâhı ve Cenova ile Venedik’in denizcilikteki üstünlüğü, bu diplomasiyi gerekli kılıyordu. 1266’da Altın Orda’dan elde edilen ticari imtiyazlar sonucu Suğdak’a yerleşen Cenovalılar, köle ticaretini tekellerine aldı. Altın Orda ile Memlûkler arasında doğrudan bir antlaşma kaydı olmasa da karşılıklı elçilik ziyaretleri ve mektuplar söz konusuydu. Bu durum ya antlaşma yapılmadığını ya da kaynakların bunu aktarmadığını düşündürüyor. Öte yandan Bizans ve Cenova ile yapılan antlaşmaların belgelenmiş olması Altın Orda ile böyle bir antlaşma olmadığını destekler nitelikte. Dolayısıyla köle ticaretinin gidişatını diğer devletlerle yapılan antlaşmaların içeriğinden izlemek gerekiyor.
1279’da Kalavun’un tahta çıkmasıyla Baybars dönemi politikaları devam etti. Altın Orda ile diplomatik ilişkiler sürdü ve Deşt-i Kıpçak’tan köle temini devam etti. 1281 senesinde Bizans ile yapılan antlaşma, köle ve elçi geçişlerini düzenliyordu. Antlaşmanın Georges Pachymenes tarafından aktarılan versiyonunda Hristiyan kölelerin geçişine sınırlamalar getirilmişti. Kalkaşendî’nin versiyonunda ise geçiş kolaylığı vurgulanmıştı. Bu durum köle ticaretinin devletler için ne kadar önemli olduğunu ve belgelerin kendi çıkarlarına göre düzenlendiğini gösteriyor. Kalavun döneminde Cenova ile 1290’da yapılan antlaşma, Deşt-i Kıpçak’tan köle getirilmesini ve Müslüman tüccarların korsan saldırılarından korunmasını güvence altına aldı. Cenovalılar karşılığında Mısır’da ticari imtiyazlar kazandı. Deniz ticaretinde Cenovalıların etkinliği ve Suğdak gibi stratejik köle temin noktalarındaki kontrolü Memlûkleri bu antlaşmayı yapmaya yönlendirdi.
1290 senesinde Akka üzerine yürüyüş kararı alındı. Barker, bu kararı Memlûklerin köle ticareti ağının dışındaki Akka’daki pazarı kontrol etme isteğine bağlarken; Holt, Mısır’a köle getiren Müslüman tüccarların Haçlılar tarafından öldürülmesini sebep olarak gösterdi. İki görüş birbirini tamamlamıştır. Böylece hem köle ticaretinin varlığı hem de bölgeyi kontrol etme arzusu ön plandadır. Kalavun aniden rahatsızlanıp vefat edince yerine geçen oğlu Eşref Halil planı sürdürdü ve 1291 yılında Akka’yı ele geçirdi. Bu dönemde hem Memlûk hem de Altın Orda içerisinde yaşanan siyasi kargaşanın yaşanmasından dolayı diplomatik ilişkiler kurulamadı. Köle ticareti ise Cenovalılar aracılığıyla devam etti.
Sultan Nâsır Muhammed’in üçüncü saltanatı (1310-1341) döneminde Altın Orda ile diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilmiştir. Bu süreçte Cenovalı tüccar Salvaygo önemli bir rol oynamıştır. Gemisinde Memlûk sancağı taşıyarak hem köle ticaretini yürütmüş hem de iki tarafın elçilik heyetlerini taşımıştır. 1317 yılında Sultan Nâsır, Mısır’da Altın Orda, Bizans, Gürcü, İlhanlı, Aragon ve Mardin hâkimi Artukluların elçilerini bir arada kabul etmiştir. Bu heyet arasında İlhanlıların da bulunması, diplomatik ilişkilerin geliştiğini ve eskisi kadar düşmanlık yaşanmadığını göstermektedir.
Nâsır Muhammed ile İlhanlı hükümdarı Ebû Said arasında diplomatik ve ticari ilişkilerin başlamasıyla kara güzergâh tekrar aktif hâle gelmiş, Memlûkler için deniz güzergâhının eski önemi azalmıştır. Özbek Han’ın da İlhanlılara karşı üstünlük sağlamasıyla Memlûklere köle satışı yasaklanmış ve Cenovalı tüccar Salvaygo öldürülmüştür. Bu gelişmeler sonucunda iki devlet arasındaki ticari ilişkiler durma noktasına gelmiştir. Buna rağmen Memlûkler, Anadolu üzerinden köle tedarik etmeye devam etmiş ve Osmanlıların merkezi olan Bursa’daki köle pazarı Memlûklerin ilgisini çekmiştir.
-Son olarak demek istediklerinizi alabiliriz.
Memlûk tarihinin çok boyutlu bir perspektifle ve farklı disiplinlerin katkılarıyla ele alınması hâlinde alanın daha önce ulaşamadığı yeni çalışmaların ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Bu bağlamda sosyolojik kuramlar, psikolojik etmenler ve iktisadi değerlendirmelerin tarihsel yöntemle bir araya getirilmesi, olayların ve olguların yalnızca tek bir açıdan ziyade çok katmanlı bir biçimde incelenmesini mümkün kılacaktır. Böyle bir yaklaşım Memlûklerin siyasî, sosyal ve ekonomik yapılarının birbirleriyle olan etkileşimini anlamamıza olanak sağlayacağı gibi, aynı zamanda günümüz tarih yazıcılığı için de daha kapsamlı ve derinlemesine analizlerin yapılmasına imkân tanıyacaktır. Bu nedenle disiplinler arası bir bakış açısı ile yapılan çalışmaların Memlûk tarihinin anlaşılmasında önemli katkılar sağlayacağını vurgulamak isterim.
Röportaj: Necdet Cura
