Bütün zamanlarda ve mekânlarda tarihini, geçmişini çok sevdiğini iddia eden, tarih mevzubahis olduğunda hamaset köpürten bir yapıya sahibiz. Bu yapımız ve gaza gelmemiz ne yazık ki geçmişimizi öğrenme, tarihi anlamlandırma noktasında çok cılız ve sönük… Ciddi çalışmalar yapma, arşivleri tarama, analitik düşünme, sebepler ve sonuçlar üzerine kafa yorma en kötü olduğumuz noktalarımızdan. Bugün bir türlü selamete erememekten, istikrarlı bir toplumsal yapıya kavuşamamaktan olsa gerek geçmişi, geçmişte yaşayanları ve yaşananları mukaddes, eleştirilemez bir itikat konusu gibi görüyoruz. Adeta kutsadığımız, eksiklik ve zaaf yakıştıramadığımız tarihî kişilikler konusunda, duyduğumuz en ufak olumsuzluk camdan kalelerimizi tuzla buz ediyor. Oysa insan zaaflarıyla, hatalarıyla daha insan değil mi?!… Şairin dediği gibi hata yapma fırsatını Adem’e veren Yaratıcı değil mi?!…
Böyle bir girizgâhtan sonra tarihimizin kutbu Halil İnalcık Hoca tarafından yazılmış Şair ve Patron & Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme adlı risaleyi ele almak isteriz. İnalcık Hocamız, engin tarihî birikimiyle ve rafine edebiyat zevkiyle Osmanlı Divan Şairlerini, şiirlerini ele alıyor. Burada yalnızca şiirleri yorumlamak gibi bir gayret yok. Aynı zamanda iktidar ve sanatçı ilişkilerine de mercek tutuyor. Hacmi küçük risalede tarih var, edebiyat var, sosyoloji var ve hepsinden öte edebiyattan anlayan, divan edebiyatını Abdulbaki Gölpınarlı gibi bir deryadan tedris eden Halil İnalcık var. Şair ve Patron divan edebiyatındaki muhafazakâr ezberleri bozuyor. “Divan şiirinde doğal coşku, lirizm değil tasannu (yapmacık, doğal olmayan, zorla bir şeyi daha iyi göstermeye çalışmak) esastır.” “Klasik Osmanlı divan edebiyatı, daima İran klasik edebiyatıyla karşılaştırılmalı olarak incelenmelidir. Ancak böyle bir yöntemle, Osmanlı şâirlerinin ne derece etki altında kaldıkları, ne derece orijinalliğe sahip oldukları ortaya çıkarılabilir.” Evet, bu iki paragraf bile ezberlerimizi yeniden sorgulatacak türden.
Divan edebiyatı deyince coşan, kendinden geçen insanların divan şiirinin hangi ruh hâli içinde oluşturulduğunu fark etmesi bilmem nasıl bir etki yaratacak? Şiirler duyguların direkt aktarılmasından ziyade bir mühendis titizliğiyle işleniyor. Tam da burada İnalcık, İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişen “sanâyi’-i şi’rîye” kavramından bahsediyor. Sembolik, yapay, zihni incelik isteyen, sanatlarla doldurulmuş şiir… İnalcık’ın vurguladığı gibi bu edebiyatın egemen olduğu mahfillerde Karacaoğlan’ın realist-naturalist şiirleri kabul görmez, sanattan sayılmaz. Halil İnalcık bu tespitlerinden sonra şunu da vurguluyor: “Yine de hangi divan şâirinin sanatlı beyti, sevgilisine gücenen Karacaoğlan’ın şu ince, doğal yakınışı kadar şiirdir: Yeşil başlı ördek olsam/Sular içmem gölünüzden.” Divan edebiyatına meftun olan muhafazakârlarımız genelde İran söz konusu olduğunda yüzlerini ekşitirler. Ama divan edebiyatının merkezinde İran klasik edebiyatı var. Aslında İslâm dünyasında İran ya da Fars etkisi sadece edebiyatta değil devlet yönetiminden tutun hayatın bütün alanlarında baskın bir şekilde gözlemlenir. Abbasilerde, Selçuklularda, Anadolu Türk Beyliklerinde, Osmanlıda devlet Fars bürokrasisine göre dizayn edilir. Kaside sunma ve işret meclisleri de aynı kökenden neşet ediyor.
Şair ve Patron risalesinde dile getirilen “Patrimonyal Devlet” önemli sosyologlardan Max Weber’e ait. Patrimonyal Devlet geleneksel iktidar biçimini kullanan, kişisel ve mutlak bir hukuka dayalı, gücün hükümdar elinde toplandığı bir yönetim biçimidir. Devletin tek sahibi padişah ve ailesidir. İktidar paylaşılmaz. Mülk mutlak olarak padişahın elinde toplanır ve devlet toplumsal, ekonomik, siyasal ilişkilerin belirleyicisi olur. Devletteki hiçbir unvan ve görevlendirme padişahın mührü olmaksızın bir anlama sahip olmaz. Niyazi Berkes’e göre patrimonyal devletin düzeni yaratıcı tarafından konulmuştur. Değişmez ve değiştirilemez, olduğu gibi korunursa sonsuz ömürlü olur. Bu Osmanlı’daki Nizam-ı Alem ve Devlet-i Ebed Müddet anlayışıdır. Berkes’e göre yine patrimonyal anlayışta kanun-i kadim kuramı meşrulaşır. Bu düzen yaratıcının koyduğu düzen olarak anlaşılır. Bu anlayışta yaratıcı âlemin düzenin kurar ve bunun yürümesi için padişahları ya da sultanları görevlendirir. Sultanlar yaratıcının yeryüzündeki gölgesi, halifesi olarak kabul edilir. Patrimonyal Devlette yüksek kültür padişah etrafında toplanır ve gelişir. Kültür patronajı ortaya çıkar. Saray etrafında edebiyatçı, düşünür, bilim ve din adamlarından bir grup oluşur. Osmanlı’da da aynı bu şekilde oldu. Bilim adamı ve sanatçıların sosyal onur, statü ve mertebeleri mutlak hâkim padişah tarafından belirlendi.
Halil İnalcık’ın kitabında işte bu patrimonyal anlayışın sanata, edebiyata yansımasını örnekleriyle görmekteyiz. İnalcık’ın dediği gibi matbaanın geniş kitlelere okuma imkânı vermeden önce bilginlerin, sanatkârların, şairlerin geçinebilmeleri için hükümdarların ve seçkin sınıfın desteğine ihtiyaçları vardı. Patrimonyal devlette yüksek kültür sadece yüksek saray kültürü olarak var oldu. Doğal olarak sanatın, bilginlerin patronu padişah oldu. Hanedanlar arasındaki rekabet sadece siyasî, askerî alanlarda gerçekleşmedi. Kültür patronajlığı da son derece rekabet içeren alan haline geldi. Padişahlar ilim ve sanat hamisi olarak da büyük mücadele içine girdiler.
Her türlü nimet ve mertebenin kaynağının hükümdar olduğu patrimonyal devlette ilim adamları, bilginler, şairler kendilerini hükümdara kabul ettirmek için kıyasıya bir yarışa girerler. Yükselmek ve kabul görmek için her türlü entrika, ayak oyunu ve adam harcama yöntemleri kullanılır. Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi Fuzuli bu söylediklerimize en bedihi örnektir. Fuzuli saray etrafını çeviren haset ehlinden dolayı hükümdara yaklaşamaz. O da bu sanat çevrelerinden uzaklaşır. O ruh zengini şair türlü yokluklar içinde ömür geçirir. Onun devlet nezdinde kabul görmemesinin nedenleri arasında Rafizi olarak bilinmesi yer alır. Fuzuli otuz yıla yakın Şia-i İmamiye mezhebine bağlı iken 1534’den sonra Sunnî Osmanlı Sultanının tebaası durumuna gelir. Burada bir patron bulamaz. Ayrıca tezkire yazarları, Türkçe sözlük ve tabirleri tercih eden Fuzuli’nin üslubunu kaba, acayip ve kötü bulurlar. Selçuklular olsun Osmanlılar olsun Türk devletleri olarak kurulur ama kültür ve dil Fars etkisindedir. Fuzuli şikâyetname adlı eserinde bu durumu ayrıntılarıyla anlatır. Halil İnalcık: “Şikâyetname, patronajın gerçek yüzünü, o dönemde yaşayan şâir psikolojisini, en gerçekçi biçimde yansıtan bir belgedir.” der.
Şair ve Patron küçük hacmine rağmen kocaman bir içeriğe sahip. İnam Defterleri incelenerek bağış alan şâirlerin menşei ve mesleği hakkında istatistiki bilgiler de veriyor. “Patrimonyal Devlet ve Sanat, Patron ve Klasik Şiirde Sanat Anlayışı, Şuara Tezkirelerinde Şair ve Patron…” gibi başlıklar altında şiir merkezli tarihsel ve sosyolojik bir yolculuğa çıkıyoruz. Bir yanda patronun yani hükümdarın gözüne girmek için başkalarından daha mükemmel sanat ortaya koymaya çalışanlar ve sonucunda patronun beğenisini kazanıp nimete, iltifata kavuşanlar diğer yanda bir patron bulamamanın sancısıyla kıvrananlar, isyan edenler. Fuzuli ve Rûhî gibi… Aslında burada patronun yani hükümdarın sanat anlayışındaki kalite, düzey genel olarak sanatın kalitesini de belirler.
Halil İNALCIK, Doğu Batı Yayınları, 4. Baskı, 2016, 91 Sayfa, ISBN: 9789758717040
Yazar: Muaz ERGÜ

