
Yazarı besleyen köklerin ve yazarda süreç içerisinde oluşan hususların damıtılmasıyla meydana gelen eser; bu yönü itibarıyla, yazarının bir meyvesidir. Tıpkı meyvenin yalnızca kendi ağacında yetişmesinde olduğu gibi, yazar da kendisini besleyen ve kendisini ait hissettiği alanda eser üretmeyi hedefler. Genel-kabulün bu çerçevede olması da bir yazarın “tarihçi” “edebiyatçı”, “fikrîyatçı” veya daha da özel olarak “romancı”, “şair”, “hikâyeci” vb. adlandırmalara/yakıştırmalara maruz kalmasına sebebiyet verir ki; bu, böylesi tutumlara edebiyat derslerinde, ders kitaplarında ve sıradan anlatımlarda sıkça rastlamamızın asıl sebebidir. Meselâ; Reşat Nuri Güntekin dediğimizde “romancı”, Ömer Seyfeddin dediğimizde “hikâyeci”, Mehmed Âkif Ersoy dediğimizde “şair” vs. … Ancak, yazın hayatımızda bazı kimseler vardır ki; bunlar birden fazla alanda yazarlar ve yazdıklarıyla/icraatlarıyla farklı cenahtan kimseler tarafından takdir görürler. Eserlerinin çeşitliliği ve “beğeninin öznelliği” dolayısıyla; bu tip şahsiyetleri doğrudan bir kategoriye dâhil etmek “güç” olduğundan bunlara “yazar” deyip geçerler. Nitekim bu grubun arasında Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız gibi ses getiren romanlarıyla; Cingöz Recai gibi polisiye serisiyle; Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca, Sosyalizm, Nasyonalizm ve Türk İnkılâbına Bakışlar gibi siyasî ve fikrî eserleriyle karşımıza çıkan Peyami Safa (1899-1961) da bulunmaktadır.
Peyami Safa, yazın hayatı içerisinde ciddî edebî eserler üretmiş müverrihlerimizden bir tanesidir. Ancak, siyasî ve fikrî meselelerde kalem oynatması ve bunu yaparken sergilediği tutum ile üslûp; kendisinin tarafgir olarak algılanmasında ve yakalamış olduğu popülaritenin de yalnızca edebiyat sahasında kalmasına sebebiyet vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş devrine ilişkin Cumhuriyet gazetesinde yazdıkları ve ülke genelinde icra edilmiş olan bütün inkılâpların ateşli bir taraftarı olması, tek bir eserde buluşmaktadır: Türk İnkılâbına Bakışlar! Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildiği[1] 1938 yılından itibaren tartışılan, fikrî mecralarda değerlendirilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına dair tarihçiler tarafından irdelenen eser…
Eserinin “Önsöz” kısmında bulunan “O devre mensup yazı disiplini, eserin Kemalizm’e, altı oka, tarih ve dil anlayışına ait son fasıllarında resmî teze uymak zoruyla muharririn düşünce hürriyetinden bazı kısıntılara katlanmasını zarurî kılıyordu” ifadesi[2], dönemin bakış açısını yansıtması bakımından önemli idi. Safa, aktardığımız yazının devamında, eserinin bu durumdan etkilenmediğini belirterek “fikirlerini rahatlıkla ifade ettiğini” psikolojik olarak ifade etmeye çalışmaktadır. Ancak, hemen belirtmek lâzımdır ki; kitapta ileriye sürdüğü fikirlerin bahsedilen durumla “uzaktan-yakından” alâkası bulunmuyor. Bilâkis; Atatürk’ün icra ettiği neredeyse bütün inkılâpların, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat’tan beridir yaşamamış olduğu “alaturka” ve “alafranga” kopukluğuna ölümcül bir darbe vurduğunun mesajını veriyor. Ardından, Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç (1886-1958) da “inkılâbımızın felsefî bir monografisi” olarak belirttiği[3] eser hakkında bir “Sunuş” yapıyor ve eserin önemine dikkat çekiyor. Sunuş yazısından sonra eserin parçalarına geçiliyor.
Eser, muhtelif konuları ele alan ve gazetede yayımlanabilecek boyutlarda hazırlanan yazılardan ibarettir. Bu yüzden; konular arasında bütünlük kuracak tarihî arka plana sâhip olmayan bir okur, içindekiler bölümüne ilk baktığında “eserin dağınık ve konu bütünlüğünden nasiplenmemiş” bir yapıda olduğunu düşünebilir. Ancak, hemen belirtilmelidir ki; eser, “ilgisiz” gibi dizilmiş alt-bölümlerin “fikrî anlamda birbirini tamamladığı” bir bütünsellik arz etmektedir. Ele alınan konuların bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucunda esere, yâni Türk İnkılâbı’nın fikrî yapısına tam olarak “bakılabileceği” muhakkaktır. Belirtilen mahiyetteki eser, genel olarak tasniflenirse, üç kısımdan oluşmaktadır. Bunlar; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan evvelki fikrî meseleler, “Doğu” ve “Batı” kavramları noktasında ilerleyen çıkarımlar ve Türk İnkılâbı ile getirdikleri olarak görülebilirler. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından evvelki meselelere temas edilmesi, bir nevi “eserin temelini” oluşturmaktadır ki; Safa, bu hususa, Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” (2018) eserine dair yaklaşımlarıyla başlamaktadır. Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” eserinde ileriye sürdüğü fikirleri değerlendiren Safa; Cihan Harbi’nde yaşanan Arap ihanetinin “İslâmcılık düşüncesini” bitirdiğini, Batıcılık ile eşdeğer algılanan muâsırcılık görünüşünün de işgal yıllarının getirdiği yıkım tahribat dolayısıyla “düşmanca” tavırlara muhatap olduğunu belirtir. Ayrıyeten, saydığımız üç düşünce grubunun da “belirli bir çizgisi olmadığı” Peyami Safa’nın görüşleri arasındadır.[4] Ardından Türkçülerin, muâsırcıların ve İslâmcıların fikir yapıları ve düsturları hakkında münferit kısımlar kaleme alınmıştır. Yaptığı değerlendirmeler sonucunda da Türkçülük-milliyetçilik düsturunun ağır bastığını ortaya koyar. Türkçe soyadlarının verilirken aile, hânedan vb. soy isimlerinin tedavülde kaldırılması; “Güneş-Dil Teorisi” adı altında bir Türkçe oluşturulma gayretinde bulunulması; “Bozkurt, Bozok, Turan” gibi soyadı ile lâkapların kullanılması ve benzer adları taşıyan çeşitli kuruluşların/dergilerin tesis edilmesi; Kur’an-ı Kerîm’in Türkçeye tercüme edilmesi; ezan-ı Muhammedî’nin Türkçe okunması vb. unsurları da bu bağlamda ele alır. Takvim, kılık-kıyafet, ölçü ve tartı birimleri, resmî tatilin pazar gününe alınması, tıpkı II. Mahmud’un Mızıka-i Hümâyun’u gibi Batı tipi müziğin otoriter bir hâle getirilmesi de muâsırlık çatısı altında değerlendirilir.
Bizdeki durumu ve gelişme teorilerini ele aldıktan sonra, sıra Avrupa’ya gelir. Peyami Safa, Avrupa’yı ve Avrupa’nın oluşum sürecini üç aşamada ele alır. Bunlar, Yunan, Roma, Hristiyanlık cephelerinden gelen tesirlerdir ki; kendi tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Avrupa kafası üç disiplinden doğdu: Roma’nın cemiyet disiplini; Hristiyanlığın ahlâk disiplini; Yunanistan’ın zekâ disiplini”[5]. Zikredilen medenî (!) zihniyete övgüler düzen Safa; bunların aksi bir tutum içerisinde olduğuna kanaat getirdiği İslâmiyet, Mecusîlik, Budizm ve Brahmanizm’i eleştirmekte ve saydığımız hususiyetleri bünyesinde barındıran Doğu medeniyetlerini (özellikle Asya) de “gayri-medenî” veya “barbar” olarak değerlendirmiştir. Tabiî, İslâm’ın daha “muâsır” ve Batı’ya yakın olduğunu da eklemeyi ihmâl etmez… Ardından gelen kısımlarda da bu görüşünü şekillendirmeye başlar ve “İslâmiyet’in Hristiyanlığın gelişmiş bir şekli/tekâmülü olduğunu” ifade ederek “köken itibarıyla Akdenizli/Batılı olan iki medeniyet arasında, aslında büyük bir fark bulunmuyor” çıkarımına varmaya çalışır.[6] Bu varsayımların ve çıkarımların ekseninde ilerleyen eser; dönemin inkılâplarını bir “bütün” olarak açıklamaya çalışan “destek ifadeleri” içermekte ve Batı ile Doğu uyumunun -en azından bizim ülkemiz için- abes olmadığını belirtmektedir.
Hakkında yeteri kadar bilgi verdiğimiz Türk İnkılâbına Bakışlar’a birtakım eleştiriler yöneltmemiz gerekmektedir ki; bu eleştirilerden bazıları, şöyle sıralanabilir:
- Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında peşi sıra icra edilen inkılâplar arasında, Türk halkının kabul etmediği/edemediği inkılâplar bulunuyordu. Bir asır evvel Sultan II. Mahmud’a “gâvur” diye yaklaşan tebaanın fesi, Avrupaî kıyafetleri kabul etmemesi nasıl bir hakikat ise; Türk vatandaşlarının Cumhuriyet’in ilk yıllarında şapkaya karşı gösterdiği tavır da aynı nispette hakikattir. Mustafa Kemâl Atatürk, her ne kadar Avrupaî kıyafet ve şapkayı özendirme çabasında bulunmuş ve yakınındaki kimselerin de bu hususta teşvikkâr olmalarını istemişse de “şapka ile kıyafet meselesi” Türk milletinin kabul etmediği bir olgu hâlinde kalmıştır.[7] İnkılâpların bir bütün olarak benimsenmediğinin bir başka örneği, ezan-ı Muhammedî’nin ve ibadet dilinin Türkçe olmasıdır. Türk milletinin hiçbir surette benlenmediği bu husus, aynı zamanda dinî olarak da problemli bir meseledir. Kur’an-ı Kerîm’in Türkçeye tercüme edilmesi her ne kadar “isabetli” bir adım ise, ibadetin ve ezanın Türkçe olarak icraatına çalışılması da bir o kadar tehlikelidir. Zira gerek günümüzde ve gerekse geçmişte ortaya çıkan bazı kimselerin “Allah bizi herhangi bir dilde anlayamaz mı?” bakış açısının oldukça “iptidaî” ve bir o kadar da “câhilce” olduğunu ve ibadetin de belirli kaideler ekseninde yapılması gerektiğini hemen belirtmek gerekir. Ayrıca; Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın tecelli ettiğini göz önünde bulundurduğumuzda, kul yapısı olarak ortaya konan hiçbir tercümenin “tam mânâsıyla Allah’ın lâfzını temsil edemeyeceği de muhakkaktır.
- Peyami Safa’nın görmediği veya görmezden geldiği bir diğer mesele, işin kültürel boyutuna denk gelmektedir. Bu, Türklerin Müslüman olma serüveninde tanıştıkları ve 1928’e kadar varlık gösteren Arap harflerinin kullanımının tedavülden kaldırılması ve yerine Latin harflerinin getirilmesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun XIX. yüzyıldaki “ıslahatçı” hareketlerinin bir tezahürü olarak başlayan “alfabe değişikliği” meselesinin yalnızca Cumhuriyet’e mâl edilmesi, doğru değildir. Ancak 1927’de çalışmalarına başlanan ve 1928’de de icraata konan bu kararın, alfabeyi bir “peynir dilimi” gibi kesmesi de “en az bunun kadar” uygun değildir.[8] Gerek dönemin aydınları ve okumuş-yazmışları, gerekse sonraki süreçte fikriyât sahasında bulunan pek çok kimse, bu uygulamanın yanlışlığına temas etmiştir. Hâtta, inkılâpların gerçekleşmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlam temellere oturtulmasında önemli bir mevkii işgal eden şahsiyetler bile, notlarını veya birtakım yazılarını “eski yazıyla” kaleme almaya devam etmiştirler.
- “Türkiye Cumhuriyeti’nde “tek parti rejimi” olarak da ifade edilen süreç, Türk insanı için çok da âdil bir dönemi teşkil etmektedir” yaklaşımı, eserin bütününde hissedilmektedir. Ancak fikir câmiasında ve akademik çevrede hâlen tartışma konusu olan bu durum, ilmî metod ve felsefeler ekseninde ele alınmalıdır. Bahsettiğimiz metodlara başvurulduğunda da şöyle bir soruyla karşılaşmak mümkündür: Her şey çok iyiydi veya Türk milleti, tek parti rejiminden memnundu da yalnızca üç aylık bir ömrü olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na yoğun ilgi duyulması nedendi? Veya yeniden demokratik hayata geçiş hamlelerinin yapıldığı İsmet İnönü Devri’nde -kitabın ilk basımından sonraki bir tarih- Demokrat Parti, neden “büyük bir halk desteğiyle” iktidara geldi? İşte, tam da bu noktada iç ve dış kaynaklı birtakım problemlerin olduğu alenen görünmektedir. Millet, iktisadî hamleler veya devletin işleyişiyle ilgili büyük bir şikâyet içerisinde olmasa da ilk üç maddede ifade ettiğimiz ve manevî yönü bulunan meselelere karşı tavrını belli etmiştir.
- Eserinde “Türk dilinin saf ve arî bir mahiyete bürünmesini” şiddetle destekleyen, dilden Arapça, Farsça kökenli kelimelerin tasfiye edilmesini uygun bulan Safa; yıllar sonra bu görüşlerinden vazgeçecek, gayet makbul bir mesai olup Felsefe terimlerinin Türkçe tanımlarının ve adlandırmalarının gayretinde bulunan Felsefe Terimleri Komisyonu’na sataşacak[9], Türk Dil Kurumu’nda görevlendirildiği 1946 yılında da birtakım polemiklere girip “dilde sâdeleşmeyi uygun bulmadığını tartışacak” ve TDK’deki görevinden ayrılacaktır. Yâni, insanın kolay kolay değiştirebileceği bir mahiyete sâhip olmayan “dilde sâdeleşme” fikri; Peyami Safa’nın fikirlerinde “beklenti”, “dönemi otoritelerince kabul görme” veya “yaranma” gibi emeller bulunduğunun en açık göstergelerinden bir tanesidir.
Netice itibarıyla; Peyami Safa tarafından 1938 yılında tefrika hâlinde yayımlanıp hemen akabinde kitaplaştırılan ve uzun araların ardından “yazarınca birtakım çıkartma ve düzenlemelerle” yeniden yayımlanan Türk İnkılâbına Bakışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ile Atatürk Dönemi’ndeki inkılâp hareketlerinin değerlendirilmesi bakımından önemlidir. Eseri önemli kılan bir diğer husus; dönemin idaresine ve muktedir olan kesimine yakın olan veya yakın olma gayreti -şahsî beklentileri de etkili olmuş olabilir- içerisinde bulunan Peyami Safa’nın, birkaç madde ile ifade ettiğimiz önemli hususları “tozpembe bir varsayımla” ele almış olmasıdır. Ayrıca; Peyami Safa’nın ilerleyen süreçte yeni baskı yapan kitabından birtakım yerleri çıkartması, yazıları kaleme aldığı 1938 yılında birtakım düşüncelere kapılmış olduğu intibaını ifade etmesi de önemli bir durumdur. Zira hayatın bir süreç olduğu, edinilen bilgi birikiminin artıp da düşüncelerin farklı seyre kapılabileceği veya insanın hata yaptığı hususların farkına varıp dile getirmesi; gelişimin, erdemin veya samimiyetin bir göstergesi olabilir. Kitabın anlattığı konular hakkında ifade edilmesi gereken asıl mesele ise, şudur: Atatürk İnkılâbı, tüm bileşenleriyle Türk milletinin benimsediği bir yapıda değildir. Millet, tıpkı Türkiye Cumhuriyeti öncesinde gerçekleştirilmiş birtakım muasırlaşma gayretlerinde olduğu gibi birtakım çabaları, birtakım hamleleri “kendisine” ve “manevî değerlerine” uygun bulmamıştır. Türk İnkılâbına Bakışlar vâsıtasıyla söylenmesi gereken ifade şudur: Asıl olan; tam mânâsıyla Atatürk Dönemi’ni anlamak, ilke ve inkılâpları değerlendirmek, geçmişi tarafsız bir şekilde ele almak, günümüze yine aynı hassasiyetle yaklaşıp “devlet ile milleti yararına” bir fikir ortaya koymaktır. Ancak bu şekilde ileriye dönük sağlam temeller atılabilir.
Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2010, 163 Sayfa, ISBN: 978-975-16-0076-9.
Yazar: Samet Yıldız
[1] Bkz. Cumhuriyet, 6 Ağustos-22 Eylül 1938. Tefrikanın kitap hâlindeki ilk basımı da 1938 yılında gerçeklemiştir. Bkz. Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Kanaat Kitabevi, İstanbul 1938.
[2] Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010, s.5.
[3] A.g.e., s.10.
[4] A.g.e., s.33.
[5] A.g.e., s.85.
[6] A.g.e., s.127-130.
[7] Örneğin; devlet memurlarının şapka takması, hâlen yasa ile korunmakta olan bir “zorunluluk” olmasına rağmen, bu zorunluluk, kaç tane memur tarafından yerine getirilmektedir?
[8] Burada eleştiri yönelttiğimi husus, Türkçenin Arap veya Latin alfabesine uygun olup-olmadığı meselesi değildir; bu inkılâbın birden “geçmişi kesip-yeniye başlaması” şeklinde icra edilmesidir. Tedricî bir şekilde icra edilmiş olsaydı; hem bugün bile devam eden/ettirilmeye çalışılan muhalefetin oluşması önlenirdi hem de Osmanlı Türkçesi okuma ve kültürel mirası benlenme hususu vücuda gelirdi. İlâveten belirtmemiz gerekir ki; Türkçe, yapısı itibarıyla Latin alfabesine daha uygundur. Göktürk Kitâbeleri’nin incelenmesi ve orada mukayyet olan kelimelerin ve harflerin yapısı, bu durumu gösteren bir durumdur. Diğer bir durum ise; bizde “2 farklı s (se) (peltek-se)”, “3 farklı h (he)”, “2 farklı d (de)”, “2 farklı z (ze)”, “2 farklı k (ka-ke (ilâveten sağır kef))” vb. harfler kullanılmamaktadır. Meselâ; Gül ile Kel aynı yazılmamaktadır.
[9] Türk Dil Kurumu bünyesinde çalışan Komisyon, icra ettiği çalışmaların neticesinde “Felsefe ve Gramer Terimleri” başlıklı sözlüğü ortaya koymuştur. Bkz. Felsefe ve Gramer Terimleri, TDK Yayınları, Ankara, 1942.
