Mahmut Atçı İle Mücellitlik Sanatı Üzerine Bir Konuşma

Ahmet Şahin & Mahmut Atçı

Ahmet ŞahinMahmut Bey, öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Mahmut Atçı: 1976 yılında Gaziantep’te dünyaya geldim, yine o topraklarda büyüdüm. Üniversite meslek yüksekokulu mezunuyum. Fakat asıl mektebim, çocuklukta gönlüme düşen kitap sevgisidir. Kitaplara, kâğıda karşı içimde öteden beri tarifi güç bir muhabbet var. Bilhassa yıpranmış kitapları gördükçe içimde tarifsiz bir hüzün belirir. Onlar bana, kanadı kırılmış bir kuşu hatırlatır… Eli uzatılmazsa yokluğa karışacak bir emanettir her biri.

Bu sebeple, onları kurtarmak istedim. Okunur hâle getirmek, yeniden diriltmek, insanların istifadesine sunmak istedim. Ecdadımızdan kalan yazma eserler var. Her biri bir asır, belki iki-üç asır öncesinden bugüne ulaşmış. O ciltlere dokunduğunuzda sanki o devirlerin havasına karışıyor, geçmişin sessiz tınılarına kulak veriyorsunuz. Kitabın kâğıdı, mürekkebi, cildi… Hepsiyle zamanın ötesine geçiyorsunuz. İşte mücellitlik dediğimiz bu sanat, bir bakıma zamanla yapılan bir konuşmadır. Emanet alınan geçmişi geleceğe taşımaktır.

Ahmet Şahin:  Mücellitlik gibi sabır ve zarafet isteyen bu mesleği kimden öğrendiniz? Size ilk defa bu yolda rehberlik eden, elinizi tutan usta kimdi?

Mahmut Atçı:  İlk ustam, ilkokul çağlarımda, Gaziantep’in Ağa Camii civarında küçük ama ruhu büyük bir atölyede çalışan Muhammet Yasin Kılcı ağabeyimdir. O yıllarda daha çocuktum, sokak sokak gezerdim. Bir gün yolum o mütevazı dükkânın önünden geçti. İçeriye usulca başımı uzattım ve: ‘Usta, yanına çırak lazım mı?’ diye sordum. Göz ucuyla şöyle bir baktı bana. Sonra da ‘Gel, başla,’ dedi. İşte böyle başladı serüvenim…

Evvela yer süpürmekle, ortalığı derleyip toparlamakla vazifelendirildim. Lakin gönlüm sadece süpürge sapında değildi; ustam her kitap ciltlediğinde, her dikiş attığında gözlerim onun ellerindeydi. O anlatmadan ben öğrenmeye çalışıyordum; gözle görüp gönülde yoğurarak…

Bir süre kitap kayıtları tuttum, gelen müşterilere gün verdim, sırayla işlemleri düzenledim. Vakit ilerledikçe, ustam teveccüh gösterdi; beni dikiş tezgâhına oturttu. Artık sadece seyreden değil, icra eden bir çıraktım. Ustamın dikiş yaparken ki titizliği, ipin kâğıda dokunuşu, seslerin ve sessizliklerin ahengi… Hepsi zihnime nakşoldu. Gözle öğrenme, kulakla sindirme, kalple anlama… İşte ben bu usulle yetiştim.

Ahmet Şahin: İnsanın ilk dikişi, ilk harfi, ilk izi unutulur mu? Siz, mücellitlik yolculuğunuzda ilk kez ciltlediğiniz kitabı hatırlıyor musunuz? Hangi kitapla başladınız bu kadim sanatın hikâyesine?

Mahmut Atçı: Hiç unutur muyum? ilk diktiği kitap, Güneş Gazetesi’nin okuyucularına hediye ettiği bir Kur’ân-ı Kerîm’di. Formalıydı… Elime aldım, başladım dikmeye. Lâkin acemiliğimiz çoktu. Dikişler bir yamuk, bir eğri… Ne ettiysem olmadı. Ustama döndüm ve dedim ki: “Yahu usta, bu iş olmadı.”

Rahmetli ustam tebessüm ederek şöyle dedi: “Mahmut, merak etme… Her iş böyle böyle öğrenilir. Eğer bu zayi olursa, müşteri gelir, biz de yenisini temin ederiz.” Onun bu sözü, içimizdeki şevki kamçıladı. Güven verdi. Hatalarımızı kınamak yerine bizi cesaretlendirdi.

O günden bugüne, bu meslek bize ne bir servet kazandırdı, ne büyük bir birikim… Amma velâkin kimseye muhtaç etmedi. Elimizin emeğiyle, alnımızın teriyle helâl lokma yedik. Bu sanat, bize karın doyurmaktan ziyade izzet verdi, vakar verdi. Adeta kolumuzda altın bir bilezik oldu.

Rabbim bu sanatı elimizden almasın. Ömür verdikçe, bize kitaba ve kâğıda hürmeti eksiltmesin. Zira bu sadece bir meslek değil, bir sadakat meselesidir; geçmişe, ilme ve emeğe duyulan derin bir vefadır.

Ahmet Şahinİlk ustanızdan sonra, meslek yolculuğunuzda size rehberlik eden başka kimler oldu?

Mahmut Atçı: İlk ustam, daha önce de arz ettiğim gibi, Muhammet Yasin Kılcı ağabeyimdi. Lakin meslek yolculuğum sadece onunla sınırlı kalmadı. Yine Ağa Camii’nin karşısında bulunan Eser Ciltevi vardı; orada Erzurumlu Hafız Ahmet Hocam ile tanıştım. Kendisi bu şehrin mücellitlik sanatında yetişmiş pirlerinden biriydi. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

O günlerde sık sık yanına uğrardım. O vakitler, dükkânlarında sadece iş değil, sohbet de vardı; hem kitap kokusu hem muhabbet tütüyordu. Eski bir Antep ehl-i zanaatiydi Hafız Ahmet Hoca… Onların işlerine sessizce bakar, her hareketlerinden bir sır devşirmeye çalışırdım. Atlama dikiş gibi pek çok tekniği onların yanında öğrendim. Öyle ki, bugün içinde bulunduğumuz bu atölye de bize onlardan bir hatıradır. Emanet ettikleri yalnızca mekân değil, aynı zamanda gönül terbiyesiydi. Osman Yücel Hocamı da zikretmeden geçmek doğru olmaz. Yücel Hocamın da ben de emekleri çoktur

Bu zatlar benim için sadece usta değil, birer mihenk taşıdır. Sanatın inceliğini, sabrın kıymetini, işin vakarını onlardan öğrendik. Rabbim onlardan razı olsun; ömür verdikçe bizleri onların izinden ayırmasın.

Ahmet Şahin: Atölyeler yalnızca iş üretilen yerler değil; aynı zamanda hatıraların mayalandığı mekânlardır. İçinde bulunduğumuz bu atölyenin geçmişine dair ilginç, hüzünlü ya da tebessüm ettiren bir hikâyesi var mı? Hangi yollar sizi buraya getirdi?


Mahmut Atçı: Askerden yeni dönmüştüm… 2008 yılıydı. İçimde bir kıvılcım vardı; ekmeğimi alnımın teriyle kazanmak, kendi yağımda kavrulmak istiyordum. Erzurumlu Hafız Ahmet Hocam’a bir pres makinesine ihtiyacım olduğunu söyledim. “Ufak tefek işler yapayım, evime helâl lokma götüreyim” dedim.

“Usta, bu presi bana satar mısın?” diye sordum.
 “Satarım” dedi.
 Sonra bir tebessümle şöyle söyledi:
 “Yahu… Ben şu ceketi alayım da, bu dükkânı sana bırakayım.”

O an donup kaldım. İçimden, “Herhalde üç milyon (eski parayla)” der diye geçirdim. O paraya da zaten gücüm yetmezdi.
 “Neyin var evlât?” diye sordu.
 “Usta, doğruyu söyleyeyim, yok denecek kadar az…”
 ‘1500’ün var mı?’
 “Yok usta…”
 “Peki, 1000 ?”
 “O da yok…”
 “750?”
 “Usta şimdi elimde o da yok… Ben sadece prese talip olmuştum…”

O sıralar bir Ali Haydar ağabeyimiz vardı. Şehrin bilinen esnaflarındandı, giyim mağazası işletirdi. Yanına vardım, durumu anlattım.
 “Ağabey, ben bu dükkânı almak istiyorum. 750 milyon borç verir misin?’
 O da, “Kardeşim, bayram haftası… İstanbul’a mal almaya gideceğim. Şimdi para bana silah gibi lâzım. Ama istersen bayramdan sonra seve seve veririm. Ne istersen, başım gözüm üstüne. Hatta çek de verebilirim” dedi.

Ben de tekrar Hafız Ahmet Hoca’nın yanına döndüm. Durumu anlattım. Sağ olsun, üç ay vadeli bir çek verdim. O da ceketini aldı, kapıdan çıkarken şu duayı etti:
 “Allah sana bu dükkânda bereket göstersin, hayırlı kazançlar nasip etsin.”

İşte o günden bugüne, bu atölye benim yuvam, mescidim, mektebim oldu. Kitaplarla, kâğıtlarla baş başayım.
 “Seviyor musun bu işi?” diyorlar.
 Ben de diyorum ki:
 “İnsan şifasını, ilacını sevmez mi? Elbette ki seviyorum. Bu meslek bize sadece ekmek değil, huzur da veriyor…’”

Ahmet Şahin: Atölyede hangi temel araç ve gereçleri kullanıyorsunuz?

Mahmut Atçı: Pres bizim elimiz kolumuzdur. Sırt açmak, kapağı yerleştirmek için kullanırız. Dikiş tezgâhı, iğne, iplik, makas, maket bıçağı, metre, süsleme klişeleri, balmumu, kumtaşı gibi pek çok malzeme var. Kitaplara “kaymak gibi” bir görüntü kazandırmak için bu araçlar şart.

Ahmet Şahin: Klişeleri nasıl temin ediyorsunuz?

Mahmut Atçı: Matbaa işlerimizde kalıp işçiliğini İstanbul’daki ustalardan temin ediyoruz; zira bu şehir, bu sanatın kadim kalbidir. Kullandığımız klişeler, sadece teknik bir araç değil, geçmiş ustaların el emeğiyle yoğrulmuş bir mirastır. Zamanla aşınanları büyük bir titizlikle yeniliyoruz ama her biri bir iz bırakıyor bizde. Klişeler, bir kitabın süsüdür; nasıl ki bir cildin yakası, bir zarafetin nişanesi olur, klişeler de o kitabın ruhuna işlenmiş nakışlardır. Kitabı sadece okunur değil, seyredilir bir şeye dönüştürür.

Ahmet Şahin: Gaziantep’te kimden temin ediyordunuz?

Mahmut Atçı: Bir zamanlar Kalealtı’nda Fatih Klişe vardı. Çizimi götürür, gösterirdim; o da ustalığıyla ona göre bir düzenleme yapardı. Ondan önce ise Hafız Ahmet Hocamdan kalma klişeler vardı elimde… Onları da büyük bir itina ile süslemelerde kullandım. Her biri hem bir hatıra, hem bir zarafetin iziydi. Ben cildi her zaman kitabın gelinliği gibi görürüm; nasıl ki gelinliğe yakışan zarif takılar olur, işte o klişeler de cildin takısıdır. Süsleme, kitaba ruh katan son dokunuştur; göze hitap eden, kalbe iz bırakan zarif bir temastır.

Ahmet ŞahinMücellitlik sadece mevcut bir kitabı ciltlemekten mi ibaret, yoksa kitabın hazırlanma sürecine de dahil oluyor musunuz?

Mahmut Atçı: Evet, biz kitabın sadece cildini değil, ruhunu da tanırız. Elimize bir kitap ulaştığında önce onu dinler, neye ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışırız. Her kitap kendine mahsustur; kimi sadece küçük bir onarımla yeniden hayata döner, kimi ise sabır isteyen ince bir işçilik arzular. Özellikle Kur’ân-ı Kerîm’ler çok gelir. Onlara ayrı bir ihtimam gösteririz. Çünkü o sadece bir metin değil, ilahî bir emanetin muhafazasıdır. Biz bu işin her aşamasında varız; teşhisinden tedavisine kadar… Kitapla aramızda sessiz bir muhabbet kurulur. Cilt, onun yeni elbisesi olur; biz ise o elbiseyi dikmeye memur terziler gibi çalışırız.

Ahmet Şahin:  Mücellitlik, ince ve hassas bir işçilik gerektiriyor. Zamanla yıpranmış, kurt yemiş veya zarar görmüş sayfaların onarım süreci nasıl ilerliyor? Bu tür restorasyon çalışmalarında hangi teknikler kullanılıyor?


Mahmut Atçı:  Kağıdı, kağıtla tamir ederiz… Çünkü her yaranın kendi cinsinden bir merhebi olur. Yama işini, kağıdın dokusuna, kalınlığına, hatta yaşına göre yaparız. Elimizde, yıllar içinde biriktirdiğimiz parça kağıtlar var; her biri bir vaktin yadigârı, sabrın neticesi. Onları gerektiğinde, dikkatle seçip uygun olanla çalışırız. Maksadımız yalnızca onarmak değil; eserin dönemin ruhuna sadık kalarak yaşamasını sağlamaktır. Zira bir kitabın ömrü, sadece kelimeleriyle değil, taşıdığı malzemenin hatırasıyla da devam eder.

Ahmet ŞahinBir eser size ulaştığında hangi işlemlerden geçiyor? Onarım ve ciltleme süreci hangi aşamalardan oluşuyor?

Mahmut Atçı: Her şey kitabı tanımakla başlar. Önce kitabın diliyle konuşur, derdini anlamaya çalışırız. Tamir mi gerekir, yoksa yeni bir cilt mi? Buna karar veririz. Fakat ne yaparsak yapalım, asla orijinaline halel getirmemek esastır. Adım adım, sabırla ilerleriz. Eğer sadece ciltte bir kopma, ayrılma varsa; gövdeye dokunmadan, cildi bozmadan onarmaya gayret ederiz. Fakat kitap yeni bir cilde girecekse, bu iş bir sürecin adabınca yapılır: Sökümünden başlar; tamiratı, formalama, dikim, kesim, kamburlama derken birçok safhadan geçer. Bu süreçte kimi kitap bir haftada biter, kimi 10 günde vücuda gelir. Ama yeri gelir, yalnızca bir tek sayfa için bir gün uğraştığımız olur. Çünkü her malzemenin kuruması, yerine oturması, kendini bulması vakit ister. Bazen sadece presleme aşamasında, yapışkan bir malzemenin prese bulaşıp orjinalliğe zarar vermemesi için nefesimizi tutarak çalışırız. Bu iş zanaatkârlık olduğu kadar bir sabır ve vefa işidir; her kitap bir can, her sayfa bir hatıradır bizim için.

Ahmet Şahin: Bir eserin restorasyonunu tamamladıktan sonra sizin için en büyük tatmin kaynağı nedir? Bu sürecin sonunda neler hissediyorsunuz?


Mahmut Atçı:  Ben her zaman şöyle derim: ‘Yıpranmış Kitaplar Atölyesi’, bir nevi kitapların şifahanesidir. Nasıl ki bir insan rahatsızlandığında doktora gider, ilaçla tedavi olur, sonra yavaş yavaş toparlanır… İşte bize gelen kitaplar da öyledir. Her biri kendi derdiyle gelir; kimi yıpranmış, kimi dağılmış, kimi sessizce yardım ister. Bizim vazifemiz sadece onları onarmak değil; o onarımın içinde kendi ruhumuzu da tedavi etmektir.

Bir kitap geldiğinde yüreğimizde bir sızı duyarız. Deriz ki: ‘Allah Allah… Yine bir hasta geldi.’ Hasta olmasa zaten bu kapıyı çalmazdı. O yüzden her kitapla hem ona hem kendimize şifa ararız. Çünkü bu iş yalnızca ciltle, yapıştırıcıyla, presle değil; gönülle, sabırla ve dua ile yapılır.

Benim duam hep aynıdır:
 ‘Yüce Rabbim… Bizi elden ayaktan düşürme. Gücümüzü ve sabrımızı eksik etme. Kitaplara, özellikle de Kur’ân-ı Kerîm’e hizmet etmeyi bizlere nasip eyle.’
 Çünkü inanırım ki, kitaplara hizmet eden, aslında ilme ve insanlığa hizmet edendir


Ahmet Şahin: Şu ana kadar kaç eserin bakım ve onarımını yaparak yeniden kitaplığa kazandırdınız? Sizin için en anlamlı veya en başarılı restorasyon çalışmanız hangi eser üzerinde oldu?


Mahmut Atçı:  Bir sayı vermek güç, ama inanın on binleri çoktan geçmiştir. Her yaptığım işi sanki ilk defa yapıyor gibi bir heyecanla ele alırım. Her biri, bir öncekinden daha güzel gelir bana; çünkü her defasında daha büyük bir sevgiyle, daha derin bir dikkatle çalışırım. Ama hiçbirine ‘şu daha güzel oldu’ demem zira kitaplarımı küstürmekten korkarım.

Her biri benim el emeğim, göz nurumdur. Her biriyle aramda sessiz bir muhabbet vardır. Onlara taraf tutmam; çünkü bir evlat nasıl sevilirse, o kitaplarda öyle sevilir. Cildin altındaki zamana, sayfaların içindeki ruha dokunurken, aslında kendimden bir parça bırakırım her birine.

Ahmet ŞahinBu mesleği gelecek nesillere aktarmak adına bir kalfa yetiştirmeyi hiç düşündünüz mü?

Mahmut Atçı:  Şimdi bu mesele çok başka bir sahaya açılır… Günümüzde insanlar çoğu zaman her şeyi ‘maddî’ pencereden değerlendiriyor. Hemen sorarlar: ‘Kitapla para kazanılır mı? Ekmek çıkar mı? Karın doyurur mu?’ İşte bu sorular yüzünden nice anne baba çocuğunu bu sanatlardan uzak tutar. Oysa bizim yaptığımız iş, yalnızca bir zanaat değil; aynı zamanda bir medeniyetin hatırasına sahip çıkmaktır.

Bu meslek, üniversitelerde ‘Türk Geleneksel El Sanatları  Ciltleme’ bölümlerinde öğretilen, beş yıl boyunca hem teori hem de uygulama ile beslenen bir ilimdir. Mezun olanlar, büyük kütüphanelerde istihdam edilir. Kimileri de kendi atölyesini kurar ki o artık sanatın zarafetiyle birleşen bir lüks sayılır. İstanbul gibi kadim sanat merkezlerinde büyük hocaların atölyeleri vardır; hem öğrenci yetiştirirler hem de oradan alın teriyle nafakalarını temin ederler.

Sayının azlığına bakıp küçümsememek gerekir; çünkü bu sanat, nadirliğinden kıymet bulur. Her elin değil, sabrın ve sevdanın işidir bu. Ve unutulmamalıdır ki, her zaman çok olmak değil, iz bırakmak mühimdir.

Ahmet ŞahinGünümüz şartlarında mücellit olmayı nasıl tanımlarsınız? Bu mesleğin modern dünyadaki yerini nasıl görüyorsunuz?

Mahmut Atçı: Kitapları seven bir yürek için mücellitlik sadece bir meslek değil, başlı başına bir aşktır. Ben kitapları sevdim… Onlar benim için sadece kâğıt ve cilt değil; bir ilaç, bir tedavi, bir huzur kaynağı oldular. Kitap ciltleyerek kendi içimi tamir ettim. Ellerimle onlara şifa verirken, onlar da sessizce beni iyileştirdi. Bu yüzden her sabah dükkânın kapısını açarken ‘Şükür ya Rabbi, yine tedavi olacağım yere geldim’ derim.

Dünyalık açısından bakıldığında, kimsenin rağbet etmediği bir iştir belki. Ama işin manevî boyutuna eğildiğinizde, ruhu doyuran, insana insanlığını hatırlatan çok az uğraştan biridir. Benim için bu meslek, vazgeçemeyeceğim bir nasiptir. Parası için değil; kendisi için seviyorum bu işi. Zira eğer sadece kazanç gütseydim, tüccar olurdum. Ama ben işin bereketini parada değil, huzurda buluyorum.

Biz bu işi gönülden seviyoruz. Gönülden yapılan her iş gibi, bu da Allah’ın lütfudur. Diyeceklerim bu kadar.

Ahmet Şahin:  Gönülden dökülen bu sözleriniz için sonsuz teşekkür ederim. Sizin mesleğe duyduğunuz sevgi, işin manevî derinliğini ve zanaatkâra yüklenen kutsal sorumluluğu bir kere daha gözler önüne serdi. Kitaplarla kurduğunuz o eşsiz gönül bağı, sadece bir tamirat süreci değil, ruhun şifa bulduğu bir yolculuk olduğunu bize hatırlattı.

Bu nazik paylaşımlarınız, geleneksel el sanatlarına ve kitaba hizmetin kutsallığına dair ufkumuzu genişletti. Yolunuz daim, ilminiz ve emeğiniz bereketli olsun. Tekrar teşekkürler, emekleriniz için minnettarız.

Yazar: Ahmet Şahin

5 3 kere oylandı
İçeriği Değerlendir