Cengiz Dağcı’nın Türk edebiyatında kendi elleriyle müthiş bir yer edindiği birçok edebiyat otoritesi ve okurca kabul edilen su götürmez bir gerçektir. Fakat tıpkı adaşı Cengiz Aytmatov gibi kesif istibdat perdelerini aralayarak ezilen, bastırılan Türk halkının sesi olmayı başarmış bu büyük yazarımızın adının belleklerimizde sadece kulak doygunluğu ile bilinmesinin içler acısı bir durum olması bir yana, bu durum kendinden ziyade anlattıklarının öne çıkmasını arzulayan yazarımızın niyetiyle de örtüşmemektedir. Bu bağlamda İbrahim Şahin’in alandaki nadir uzmanlardan[1] biri olarak böyle bir esere imza atması Dağcı’nın daha yakından tanınması bakımından kıymeti haizdir. Gazi Üniversitesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümünde başlayan eğitim hayatını aynı üniversitede doktora derecesine kadar götüren müellifimiz, birçok üniversitede akademik hayatına devam etmiştir ve bugün Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde profesör unvanıyla edebiyat dünyasına hizmetini sürdürmektedir. Yazarın yönettiği tezlere ve diğer yapıtlarına ufak bir göz gezdirdiğimizde de rahatlıkla fark edebileceğimiz gibi yazar, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan İsmet Özel’e Türk edebiyatının birçok ağır topuyla haşır neşir olmuş ve göz ardı edilemeyecek bir edebî birikime ulaşmıştır. Bu birikime muharririn Cengiz Dağcı özelinde Türk dünyası edebiyatına olan ilgisi de eklemlenince yazımıza konu olan eser daha fazla kıymet kazanmaktadır.
Anlatı dört ana kısımdan mürekkep şekilde kaleme alınmıştır. İlk bölümde Dağcı’nın çocukluk ve erken gençlik yılları konu edinilmiştir. Yazar burada her şeyin başlangıcı olan ve Dağcı’nın geri kalan hayatında onu asla terk etmeyecek, yazdığı hemen hemen her eserde boy gösterecek Kırım coğrafyasını Dağcı’nın kendisinden alıntılarla pekiştirerek anlatmıştır. Kırım’daki Türklerin kültürel yapıları ve hayatlarında Türkiye’nin konumu hakkında satır aralarında çok cezbedici bilgilere de yer verilmiştir. Her ne kadar birçoğumuz Kırım ve Kırım Türkleri hakkında pek az bilgiye sahip olsak da Kırım’da hâlen Türkiye’ye karşı bir ilgi olduğunu Dağcı’nın amcası Seyit Ömer Dağcı’nın henüz 1920’lerde ona Ömer Seyfettin hikâyeleri anlatmasından, teyzesinin ona sürekli bir “İstanbul türküsü” ısmarlamasından ya da halk ağzında Türkiye’den Aktoprak diye bahsedilmesinden rahatlıkla anlayabiliriz. Az önce de bahsettiğimiz üzere bu bölüm aynı zamanda Kırım kültürüne dair bilgileri de muhteva etmektedir. Örnek vermek gerekirse Gurzuf – Kızıltaş havzasında çocukların mezara üzüm salkımı bırakmak gibi sembolik bir davranış sergilemeleri veya Bahçesaray’ın yapısı, mimarisi, halkın gözünde nasıl bir yere konumlandığı gibi birçok anekdotları sayılabilir.[2] Adı geçen kısım çok çarpıcı bir konuya daha ev sahipliği yapıyor. 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparıldığından beri rahat yüzü görmeyen Kırım Türk ahalisinin yaşadığı zulümlerin Sovyet yönetimi ile farklı bir boyut kazanması da bu bölümde ele alınmıştır. 1921’deki ilk kıtlık, ilerleyen yıllarda kolhozun kurularak özel mülkiyetin kaldırılması, 1928’den 1941’e değin süren sistematik sürgün hareketleri Dağcı’nın ekseri köy ahalisi gibi babasız kalıp[3] doğduğu toprakları terk etmesine de yol açmıştır. Bu bağlamda yaşananların birinci dereceden şahidi olan birince anlatılması vakaların sarsıcılığını ve en amiyane tabirle gösterilen zalimliğin ulaştığı boyutları göstermesi açısından oldukça mühimdir.
İkinci bölümde ise Dağcı’nın gençlik yılları anlatılmıştır. Kahramanımızın eğitim hayatı ve ilk edebî tecrübeleriyle başlayan bu kısımda çok geçmeden sahneyi tüm dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı almıştır. Dağcı’nın yaşantısını da derinden sarsan bu olay onun kendisini bir anda asker saflarında bulmasına yol açmıştır. Muharrir, onun askere alınmasıyla başlayan macera filmlerini aratmayan serüveni elinden geldiğince aktarmaya çalışmıştır. Almanlara esir düşmesi, Alman esir kamplarında defaatle ölümle burun buruna gelmesi ve yaşadığı trajediler hayli çarpıcıdır. Tüm bu trajedilerin ardından esirler arasından kurulan, Almanya’ya ait Türkistan Lejyonu’nda görev alan kahramanımız Kırım’da Sovyet ordusu ile başladığı bu “kovalamaca”yı Orta Avrupa’da, Alman üniformasıyla, ömür yoldaşı Regina’yı bularak noktalamıştır. Kendisi savaş bitiminde memleketine dönmeye çalışmışsa da dört bir yandan Alman topraklarını işgal eden müttefikler yüzünden çabaları kâr etmemiştir. Böylece yanında yeni tanıştığı Regina ile birlikte Almanya’dan İsviçre’ye, oradan İtalya’ya ve oradan da İskoçya’ya uzayan türlü badirelerle dolu mülteci hayatı başlamıştır.
Üçüncü bölüm ise yurdundan, ailesinden ayrı düşmüş, nice badirelerden geçip travmalar yaşayan bir insanın yeniden bir aile kurma ve hayatta kalma çabası ile başlamıştır. Londra’da bir bulaşıkçı olarak iş hayatına başlayan Dağcı’nın lokantacılık hayatı emekliliğine değin çeşitli suretlere bürünse de devam etmiştir. Yeni bir ülke, aile, çevre edinmiş olsa da Kırım asla Dağcı’nın zihninden çıkmamış, Kırım’da geçirdiği o kısa yılların güzelliği tabiri caizse Dağcı’yı rahat bırakmamıştır. Bu dürtüyle Dağcı bulabildiği boş vakitlerde Kırım’da başladığı edebî serüvenini, Regina’nın da büyük teşvikleriyle devam ettirmeye gayret etmiştir. İlk iki bölümde anlatılan ve Dağcı’nın dimağında derin izler bırakan vakalar böylece satırlarda hayat bulmuş ve Dağcı, zulüm gören ekseri Kırım Türk halkının sesi olmaya başlamıştır. Toplumsal olarak başladığı edebiyat hayatının bireysele doğru kaymasına kadar Dağcı’ya eşlik ettiğimiz bu bölüm ilk iki bölümden ziyade daha çok postmodern dünyadan, kahramanımızın fikir dünyasından izler taşır. Kendisi de bir edebiyatçı olan Şahin’in Dağcı’nın hemen hemen tüm eserlerinin kritiğini yaptığı pasajlar ise göze çarpan bir diğer detaydır.
Dördüncü ve son bölüm sonuç gayesiyle düzenlenmiş ve muharririn görüşlerine yer verilmiştir. Biraz da Cengiz Dağcı’nın yazım tekniğinden olsa gerek kitap boyu süren farklı alanlardan, yazarlardan alıntılar yapma, felsefi konuları tartışma gibi disiplinler arası bir tutum kendisini en şiddetli biçimde burada göstermiştir. Yazar, kendi birikimini de kullanarak okuru Dostoyevski’den başlayıp iyilik-kötülük ikilemine kadar uzanan müthiş doyurucu bir kritiğe sürüklemiştir. Böylece farklı alanlara çekilmek suretiyle okurun ilgisi canlı tutulmaya uğraşılmıştır.
Tüm bunlara rağmen eserin dili hayli kusurluydu. Yazarın sıklıkla tekrara düşmesi, örneğin belli alıntıları defaatle tekrarlaması, sürgün konusunda aynı pasajı birden fazla kez kullanması, yazarın Yansılar’ı yazarken çektiği sıkıntıları çok kez söylemesi vb., kitabı belli bir noktada okunamaz hâle dahi getirmiştir. Bu düzensizlik hâli okuma sürecinde okuru uzun süreli aralar vermeye zorlayabilmektedir. Aslına bakılırsa bahsedilen alıntılar, pasajlar belli bir sistematik hâlinde okuru bunaltmayacak şekilde düzenlenmiş olsaydı eser belki de yazınsal değerini çok daha üst seviyelere çekebilir ve daha etkili olabilirdi.
Sonuç olarak müthiş bilgiler içeren, Cengiz Dağcı’nın hayatıyla beraber tüm Kırım Türklerinin hayatına ışık tutmuş, Dağcı’nın kitaplarının bir edebiyat profesörü bakış açısı ve birikimiyle incelendiği bu kitap; en başta da bahsettiğimiz üzere hatırı sayılır bir boşluğu doldurmuş olması bir yana, okura yeni ufuklar açıp onun dünyaya daha bilinçli bakmasını sağlamıştır. Göz ardı edilemeyecek bir düzen eksikliğinin mevcudiyeti her ne kadar kitabın hanesine büyük bir eksi yazdırmış olsa da içeriği ile bunu telafi etmiş olan eserin okunmasının okura çok şey katacağı kanaatindeyiz. Ayrıca burada Mehmet Emin Resulzade’den Cengiz Dağcı’ya, Yusuf Akçura’ya ve Türk varlığına eşsiz katkılarda bulunmuş nice aydınların biyografilerinin yayımlanmasında önayak olarak daha bilinçli bir toplum yaratmak yolunda kritik bir rol üstlenmeyi başaran Türk Kültürüne Hizmet Vakfına çalışmalarından ötürü teşekkür etmemek haksızlık olacaktı. Bir okur olarak, yazın hayatına kazandırılan böylesi çalışmaların sürmesini içten dileklerle temenni etmekteyiz.
İbrahim Şahin, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 2022, 384 Sayfa, ISBN: 978-975-7552-31-7
Yazar: Cengizhan ÖZDEMİR
[1] Şahin, mevzubahis eserden önce Dağcı hakkında iki kitap daha yazmış ve hatta bu ilişki o kadar derinleşmiştir ki yazarın kendi anılarını kaleme aldığı Söğüt Ağaçları Konuşsun kitabının üslubunda hissedilebilir bir Dağcı etkilenmesi mevcuttur.
[2] Eserin ilerleyen bölümlerinde de Kırım kültürüne dair eşsiz bilgilere erişme imkanı bulabiliyoruz. Örneğin Dağcı, okurlarıyla “Sen gök keçinin uğlağı değilsin” (s. 188) ve “Sen ölmezsin, seni Tatar anası doğurdu” (s. 232) gibi, hafızasında kalan birkaç atasözünü okurlarıyla paylaşmıştır. Ayrıca toplumun unutulmaya yüz tutmuş sanatçılarını da hatırlatarak (bkz. Bekir Çobanzade), sürekli kitlesel imha theditleriyle karşı karşıya kalan halkının toplumsal bilinç ve değerlerini büsbütün kaybetmesini önlemeye çalışmıştır.
[3] Dağcı’nın babası, bir zamanlar kendine ait olmasına rağmen kolhoz tarafından el konulan bağlara girip ağlaması nedeniyle cezalandırılmıştır.

