Kitap Şuuru Projeler Koordinatörü, Eğitimci ve Yazar Oğuzhan Saygılı’nın Bozkırın İnsanlık Türküsü-Cengiz Aytmatov eserinin yazarı Mehmet Yılmaz ile gerçekleştirdiği mülakat

Cengiz Aytmatov’un Türk dünyasının en önemli yazarlarından biri olduğu artık neredeyse tartışılmaz. Edebiyatla yaşayıp, 80 yıllık vadesini tamamladıktan sonra öteki dünyaya göçse de kitaplarının uzun süreler boyunca en çok okunan kitaplar arasında olması, usta edebiyatçıyı ölümsüz kılmaktadır.

Aytmatov, yazdığı roman ve uzun hikâyeleriyle ülkemizde birkaç nesli hem edebî hem de kültürel anlamda doyurmuş/doyurmaktadır. Ayrıca başarılı kalemiyle yalnız Rusya ve Türkiye değil, dünya çapında bir şahsiyet konumuna yükselmiştir. Kitaplarının yüzlerce dile çevrilmesi bunun en sağlam kanıtıdır.

Bugün Aytmatov’un kendi eserlerinin yaygınlığıyla beraber, ona dair hazırlanan çalışmaların sayısında da önemli gelişme kaydedildiğini görüyoruz. Her geçen gün sayısı artan bu çalışmalara yakın zamanda bir yenisi daha eklendi: Mehmet Yılmaz’ın Bozkırın İnsanlık Türküsü Cengiz Aytmatov adlı eseri. Biz de Mehmet Yılmaz ile hem Aytmatov hem de söz konusu kitabı hakkında bir mülakat gerçekleştirmek istedik.

Mehmet Yılmaz – Bozkırın İnsanlık Türküsü Cengiz Aytmatov

Büyük ölçekteki yazarların birkaç eseriyle dikkat çektiğini ama çok vasat kitaplarının da olduğunu hepimiz biliyoruz. Aytmatov’un kitaplarını okurken vasat kitaplarının az olması benim dikkatimi çekti. Hemen hemen her kitabını bir marka olarak gördüm. Aytmatov sevgimizden objektif düşünemiyor olabilir miyiz? Böyle düşünen bazı okurlar ile de karşılaştım. Aytmatov’un vasat kitabı büyük yazarlara oranla az mıdır?

Burada aslında birkaç soru var. Objektif düşünemiyor muyuz? Doğrusu, bu olabilir.  Aytmatov’a her zaman bir pozitif ayrımcılık yapıyor olabiliriz. Ben yapıyorum mesela.  Çoğumuzda da bu olabilir. Bu tespitinize katılıyorum. İkinci sorunuz, vasat kitabı diğer yazarlar oranla daha az mı? Evet, daha az bence. Yok diyemem ama daha azdır. Tabii bir de vasat, kime göre, neye göre? Yani şöyle ki, Aytmatov’un kendi kulvarı içinde vasat sayılabilir. Örneğin Gün Olur Asra Bedel’i okumuş birisi için Beyaz Yağmur veya Deve Gözü diyelim. Vasat sayılabilir ama Dişi Kurdun Rüyaları’nı yazmamış bir yazar, sadece Deve Gözü’nü yazmış olsaydı bile, “Bu ne kadar başarılı bir hikaye” diye düşünebilirdik. Demem o ki, Aytmatov’un vasatı bile kendi büyüklüğünün getirdiği bir hâldir.

Hocam, Aytmatov hakkında Türkiye’de epey çalışma yayımlandı. Çoğunluğunun daha ziyade akademik çalışmalar olması dikkat çekiyor. Sizin eserinizin bu eserlerden farkı nedir?

Elbette akademik kaygı gütmekle birlikte benim esas düşüncem bir akademik kaygıdan da öte Aytmatov’a olan sevgimdi. Yani bir bakıma benim Cengiz Aytmatov’umu anlatmış oldum. Elbette kaynak vererek, alıntılar yaparak yaptım bunu. Sadece Aytmatov okumaları yapmadım, Aytmatov’la ilgili, Türkiye Türkçesinde yayımlanmış neredeyse bütün kitapları okudum mesela. Eserin farkı, içeriği olabilir.

Nedir içeriği?

İçerik gibi tarihi de özel tuttum. Kitabın piyasaya çıkması için 12 Aralık’ı tercih ettik. Çünkü 12 Aralık Cengiz Aytmatov’un doğum günüydü. 12 Aralık günü Samsun’da, kitap için bir tanıtım programı düzenledik. Bu programa 19 Mayıs Üniversitesinde okuyan Kırgızistanlı öğrenciler de dâhil olmak üzere hatırı sayılır bir nitelikli okur kitlesi iştirak etti.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Cengiz Aytmatov’un Türkiye Türkçesinde yayımlanmış bütün eserlerinin incelemesini yapmaya çalıştım. Roman, hikaye, tiyatro oyunu ya da söyleşileri gibi… Bu incelemeleri ilk bölümde bulabileceksiniz. İkinci bölümde Cengiz Aytmatov ile bugüne kadar yapılmış pek çok röportajı derledim aslında. Kaynak belirterek, farklı mecralarda onunla yapılan röportajlardaki cevapların hepsi kendisine ait ve ben yeniden soru sordum.  Böylece sanki Aytmatov ile ben röportaj yapmış oldum ki, âdeta bir roman kurgusu içerisinde uzun bir röportaj oldu. Röportaj Aytmatov’un hayata bakışını; edebiyata, dünyaya ve kendi hayatına dair görüşlerini yansıtması bakımından son derece önemli bir kaynak oldu. Çok önemli sözleri vardı o kısımlarda. 

Üçüncü ve son bölüm ise benim Cengiz Aytmatov ile ilgili, uzun yıllara yayılan bir süreçte, çeşitli mecralarda, gazetelerde, dergilerde yazdığım yazılar yahut gerçekleştirdiğimiz söyleşiler ile ilgili çözümlemelerin olduğu bir bölüm oldu. Özetle üç bölümden oluşan bir Aytmatov derlemesi oldu diyebilirim.

Bu arada kapak fotoğrafını da çok önemsiyorum. 1980’lerin başında Sovyet Haber Ajansı tarafından çekilmiş bir fotoğraftır. O fotoğraf benim için çok önemli, şu anlamda önemli; bir Aytmatov kadrajı var orada. Çünkü fotoğrafa baktığımızda Cengiz Aytmatov var, bir at var, arkada bir dağ var ve bir bozkır var. Yani tam bir Kırgızistan panoramasıdır. Kaldı ki o fotoğrafın çekildiği yer Cengiz Aytmatov’un doğduğu köy, yani babasının köyü olan Şeker’dir.

Türkiye’de Aytmatov ve eserlerinin yayımlanması ve taban bulması konusuna kabaca şöyle değinebiliriz. Özellikle Soğuk Savaş döneminde sol okuyup yorumladı, sağ görmezden geldi. SSCB’nin yıkılması sonrası da tam tersi oldu âdeta. Bu durumu Aytmatov’un ideolojik değişimi olarak mı görmeliyiz yoksa Türkiye’deki ideolojik mevzilerden dolayı mı bütünsel bir Aytmatov okuması yapamadık? Şimdi Türkiye’de sol, Aytmatov’u neredeyse okumuyor, yanılıyor muyum?

İlk sorudan başlayayım müsaadenizle. Hayır, Aytmatov ideolojik olarak değişmedi. Aytmatov en başından beri, yazarlık macerasının başlangıcından itibaren her zaman, bütün totaliter sistemlere karşı olan, özgürlükçü, demokrat bir yazardı. Aytmatov’da bir değişiklik olmadı. İçinde bulunduğu ülke, Sovyetler Birliği bir totaliter devletti ve sosyalist/komünist bir totaliter devletti. Aytmatov devletin tarzına muhalifti. Babasını öldüren, insanlara baskı kuran sisteme karşı muhalif bir duruş sergiliyordu. Nitekim Sovyetler Birliği çöktükten sonra bu sefer de totaliter kapitalizme karşıdır. Mesela son iki eseri, Kassandra Damgası ve özellikle de Ebedi Gelin. Bunlar tamamen bir kapitalizm karşıtı, baskıcı rejim karşıtı eserlerdir. Yani Aytmatov’un karşı olduğu şey, ideolojinin kendisi değil ideolojinin baskıcı olup olmadığıydı. İnsanı ön plana çıkarmayan her türlü ideolojiye karşıdır. Kaldı ki röportajında kullandığımız bir ifadesi var. “Benim dünya görüşüm her türlü ideolojik baskıcı sistemin karşısında durmaktır” der. O anlamda adalete de çok önem veren birisiydi. “Adaletin olmadığı yerde hiçbir güzellik olmaz” demişti. Bu anlamda Aytmatov’da bir değişiklik yok. Değişen, belki de içinde bulunduğu koşullardı. 

Diğer kısma gelelim… Türkiye’de Aytmatov her kesimin okuduğu bir yazardır. Sadece aşırı uçlar ondan tatmin olmaz. Mesela sadece radikal sol değil radikal sağı da tatmin etmeyecektir. Çünkü onların beklentileri, kafalarında kurdukları şeyler çok farklı olabilir. Bu anlamda uçlardaki kişilerin Aytmatov’u takip edip benimsemeleri pek mümkün görünmüyor. Hangi ideolojiden olursa olsun. Çünkü Aytmatov da bu ideolojilerin uçlarından rahatsızdı. Mesela millîlik taraftarıydı ama ırkçı değildi yahut bir dine mensuptu ama dinci değildi.

Misal Kırgızistan’da her fikir akımından insanlar Aytmatov’u okuyor mu?

İşin politik tarafını pek bilmemekle birlikte, Aytmatov’un orada politika üstü bir şahsiyet olduğunu söylemek mümkündür.  Kırgızistan’daki Aytmatov etkisi şu; bir kere ders müfredatı olarak okutuluyor. Yani belli başlı eserleri derslerde okutuluyor. Hatta Kırgızlar, bir sorumluluk olduğu için bundan bazen hoşnut olmuyorlar. Yani Aytmatov’u bizim kadar benimseyemeyen Kırgızlar da oluyor. Çünkü hayat böyledir; size bir şey baskılanırsa ondan soğursunuz.  Ama şöyle bir şey var; ülkesinin en önemli markası Cengiz Aytmatov’dur. Bu anlamda da Kırgızlar tarafından bilinen, sevilen, çok kıymet verilen birisi ve “Aksakal” olarak da görülüyor zaten. Gurur duydukları bir şahsiyet… Tabii onun aksakallığı bizdeki atanmış aksakal gibi değildi!

Aytmatov’un kitaplarının aynı anda birden fazla yayınevi tarafından basılması tuhaf değil mi? Neden böyledir? Ayrıca, her eserini birkaç kez okuduğunuzu beyan ediyorsunuz, Refik Özdek çevirilerini beğendiğinizi belirtiyorsunuz. Özdek dışındaki çevirileri okudunuz mu? Son olarak Ketebe Yayınları da Aytmatov eserlerini basmaya başladı. Bu konu hakkında ne dersiniz?

Aynı anda birden fazla yayınevi tarafından basılması hukuki bir süreçten dolayıdır. Şöyle söyleyeyim; 1990’lı yıllarda çeviri eserlerde, Türkiye’deki o zamanki yayıncılık kanununa göre çevirmen esas alınırdı. Çevirmen eseri çevirdikten sonra bütün telif hakları ona geçerdi. Doğu Bloku ülkesi yazarları için özellikle böyleydi. Yazarın ölmüş ya da yaşıyor olması fark etmezdi. Bu anlamda Refik Özdek çevirilerinden dolayı o dönemin kanunlarının da etkisiyle telifler Ötüken Neşriyat’taydı. Zaten Ötüken bu yasadan dolayı basmaya başladı. Fakat öte yandan bir de Aytmatov’un kendi ailesi vardı. Aile ise Türkiye’de farklı yayınevleri ile anlaşmıştı. İşte Cem gibi, sonrasında Nora ve son olarak da Ketebe basmaya başladı. Aile Ketebe ile yüklü bir meblağ karşılığında anlaştı. Refik Özdek çevirileri ise Ötüken’e mal oldu. Hukuken de ihtilaflar yaşandı. Ama şu anda bu şekilde basılıyor, hikâyesi budur yani.

Evet, ben Refik Özdek çevirilerini daha çok beğeniyorum. Özdek dışındaki çevirileri okudunuz mu diye sormuşsunuz. Tabii ki okudum. Hepsini okudum. Ülkü Tamer’in çevirilerini mesela, Mehmet Özgül’ün… Pirverdioğlu, Muhammet Mertek, Arıkan’lar… Yani Cengiz Aytmatov ile ilgili eserleri sadece Ötüken’den değil, Ötüken’in yanı sıra başka yayınevlerinin bastığı eserleri de birkaç kere okudum ve hatta Kültür Bakanlığının bastığı Kıyamat/Kader Ağı (Dişi Kurdun Rüyaları) mesela… O Kırgızistan Türkçesi ile yayımlanmıştı. Onu hem Türkiye hem Kırgızistan Türkçesinde okudum, karşılaştırmalı olarak. O anlamda bütün çevirileri okudum.

Refik Özdek çevirilerini beğenmemin sebebi ise birkaç açıdan dolayıdır. Birincisi Özdek’in kendisinin de bir romancı olmasıdır. Dolayısıyla bir romancının bir roman çevirmesi, bence o dili bilen herhangi birinin çevirmesinden çok daha iyidir. Tıpkı şiiri şairin tercüme etmesi gibi. Bu bir avantajdır.

Refik Özdek çevirilerinde bir başka husus, Refik Özdek’in bizzat Kırgızistan’a giderek oradaki hayatı gözlemlemesi. Birkaç örnek vereyim. Mesela çeviride, bir bölümde diyor ki; evin ninesi sabah kalkıp dua ederdi. Halbuki Refik Özdek çevirisinde, evin ninesi sabah kalkıp namazını kılardı diyor. Şimdi doğrusu ne olabilir? Sabah dua etmek için kalkılan bir toplum mu Kırgızlar? Hayır. O nedenle namaza kalkması doğru çeviridir. Başka bir örnek vereyim. Toprak Ana‘nın giriş sahnesinde, Tolgonay toprağa gider ve der ki: “Selamün aleyküm. Ben geldim.” Bu Özdek çevirisidir. Ama diğer çevirilerde “Merhaba Toprak Ana, ben geldim” der. Peki orijinali nedir? Orijinali “Selamün aleyküm”dür. Kırgızistan’a gittiğim zaman orada gördüm; orada selamün aleyküm, dinî bir anlamdan ziyade klasik bir selamlaşma cümlesi. Kadınlar erkeklere, çocuklar büyüklere bu şekilde selam veriyorlar. Türkiye’de olmadık bir biçimde. Dolayısıyla o kültürü, o coğrafyayı bilmek önemlidir. Özdek dipnotlarla Kırgız folkloruna dair bilgiler de sunmuştur.  Bu gibi nedenlerle çeviri konusunda Refik Özdek’in daha üstün olduğu kanaatindeyim.  

Ketebe ile ilgili şunları diyebilirim. Ketebe finansal yönden çok güçlü bir yayınevi. Para sorunu yok. Onlar aileden aldıkları telif haklarıyla basmaya başladılar. Hemen hepsi daha önce basılan eserleri basıyorlar. Mehmet Özgül yahut Arıkan’ların çalışmaları bunlar. Mesela kötü bir çeviri olan Kassandra Damgası’nı yeniden çevirtmişler. Doğru bir hamle. Bu anlamda birkaç yayınevince basılıyor olması bence bir zenginlik. Ben bir okur olarak bu durumu handikap olarak görmüyorum. Yani Ötüken’in basması, Ketebe’nin de basması… Okur için iyi bir şey.  Hatta Ötüken’in basmadığı kitaplar var.  Özdek’in çeviremediği, ömrünün vefa etmediği kitaplar da var. Onları da şimdi Ketebe basıyor. Dediğim gibi, bir Aytmatov okuru olarak bunu bir zenginlik olarak görüyorum ve kişisel olarak hiç de şikayetçi değilim.

Kitapta bir bölümde yanlış anlamadıysam, “Rusça ve Kırgız Türkçesi dışında yabancı dili yoktur Aytmatov’un” gibi bir ifade geçiyor. Çift dille yazmasının evrensel yazar olmasının önünü açtığını biliyoruz. Bunun dışında bir yabancı dil biliyor muydu, çünkü diplomatlık yaptığını biliyoruz. Bu duruma siz nasıl bakıyorsunuz?

Aytmatov’un yabancı dil bilmiyor oluşunu kaynaklardan öte bana Kırgızistanlı öğrenciler anlatmıştı. Hatta Aytmatov’un “Hayatta yapmayı çok istediğim ama asla öğrenemediğim iki şey oldu. Birisi yabancı dil öğrenmek. Öbürü de kamyon kullanmak” dediğini söylemişlerdi. Dolayısıyla, ana dili olan Kırgız Türkçesi var, bir de yabancı dil olarak Rusça biliyor. Rusça dışında, Batı dünyasının dillerini öğrenmemiş.

İki dilde yazması belki de evrensel olmasının önünü açıyor. Özellikle Rusça yazması. Yani Cengiz Aytmatov bilhassa 1970’ten sonra, Beyaz Gemi ile birlikte Rusça yazmaya başlıyor. İlk eserlerini Kırgızistan Türkçesi ile yazıyor. Ancak çok iyi Rusça biliyor. Nitekim daha sonra hacimli eserlerini Rusça yazmıştır. Rusçayı da çok iyi kullanıyor ve bu eserler Kırgızistan Türkçesine tercüme ediliyor. İlk başta bizatihi kendisi tercüme ediyor. Sonra artık vakit yokluğundan dolayı başkaları tercüme etmiştir. 

Rusça bir dünya edebiyatı dilidir. Rus Edebiyatı diye bir üst sınıf var, malumunuz. Edebiyat dünyasında çok önemli. Eğer sadece Kırgızistan Türkçesi ile yazsaydı Kırgızistan’da tanınan, yerel bir yazar olurdu. Fakat Rusça sayesinde ve o dönemin Sosyalist Blokunun etkisi ile şöhret kazandı. Çünkü Sosyalist Bloka dahil olan diğer ülkelerde de Sovyet etiketi ile eserleri çevriliyordu. Dolayısıyla onun tanınırlığını iyice artırmış oluyordu. Bir de, Kırgızistan Türkçesi bir destan dili olarak gayet elverişli ancak roman bakımından yazılı edebiyatını daha yeni oluşturmuş bir lisandı. Yani şöyle, Aytmatov’un önünde örnek alabileceği Kırgızistanlı bir romancı falan yoktu. Onun örnek aldığı en büyük kişilik Kazak olan Muhtar Avezov oluyor. Kendi söylüyor zaten. Yani önünde bir öncü kalem de yoktu. Bu nedenle Rusçayı tercih etmesi gayet mantıklı ve gerekli oluyor. Onu uluslararası şöhrete ulaştıran da Rus dili biliyor olması oluyor.

Doğrudur, diplomatlık yapıyor. Benelüks ülkelerinde büyükelçi. Önce Bağımsız Devletler Topluluğu, sonra Kırgızistan’ın büyükelçiliğini yapıyor ama o ülkelerin dilini falan öğrenmiyor. İhtiyaç olmamış olabilir, tercümanı falan da vardı muhtemelen. Zaten öğrenseydi, muhtemelen İngilizceden ziyade Almanca öğrenirdi. Çünkü Türkiye ve Kırgızistan’ın ardından en çok okunduğu ülke Almanya’dır. Alman diline çevrilen çok eseri olmuştur.

Aytmatov’un yaşadığı dönem itibarıyla Rusya’da sosyalist olmaması neredeyse imkânsız, diyebiliriz. Aytmatov’un sosyalistliği maslahat icabı mı? Yoksa gerçekten samimi bir sosyalist miydi? Sosyalizmin yıkılacağına kitlelerin hiç ihtimal vermediği bir dönemde yayımlanan eserlerinde sosyalizm eleştirisi dikkat çekmektedir. Bu durumda Rus kamuoyunda aforoz edilmesi gerekmez miydi?

Maslahat icabı mıdır? Bence büyük ölçüde öyledir. Fakat büyük bir açmazın içerisindedir. Çünkü sosyalist bir ülkede olması ve o sosyalist ülkenin kültür politikaları, hâkim olan milletin dilini biliyor olması onu dünyaca ünlü bir yazara çevirmiştir. Yani bu anlamda biraz da sosyalizmin kültür politikaları onu Aytmatov yapmıştır. Ama aynı sosyalizm veya komünizm diyelim, onun hayatını mahvetmiştir. Önce babasını elinden almıştır, sonra da ona bütün kapıları kapatmıştır. Büyük sıkıntılar yaşatmıştır. Bu nedenle bir çelişki içerisindedir. Aytmatov’un sosyalist olup olmadığını şuradan anlayabiliriz. Sosyalizm yıkıldıktan sonra, yeniden bir sosyalist devlet olalım, Kırgızistan da sosyalist olsun, sosyalizm şöyle iyiydi, böyle iyiydi gibi beyanatı yok. Bilakis özgürlüklerden yana birisi. Dolayısıyla bir parti devletinde zaten doğal olarak parti üyesiydi ve ama sorunuzdaki muradı anladım. Metazori bir üyelikti. Yoksa gönülden, samimi bir komünist olduğunu düşünmüyorum. Eleştirileri de şöyle aslında… Sovyet tarihini iyi bilmek gerekiyor ve dünya tarihinin en önemli, en büyük katillerinden birisi olan Stalin’i de… Katilin ölümünün ardından Sovyetler Birliği’nde “Destalinizasyon” denilen bir dönem başlıyor. Yani Stalin dönemindeki büyük ölçekli insan hakları ihlalleri, ölümler, sürgünler… Özellikle iç siyasette uyguladığı politikalar bir anda terk ediliyor. Buna Destalinizasyon deniliyor. Dolayısıyla edebiyata da bu yansıyor. Yani Stalin dönemi kıyasıya eleştiriliyor. Lenin idealize edilip övülüyorken Stalin eleştiriliyor. Aytmatov’un da Stalin dönemi üzerinden çok ciddi sosyalizm eleştirileri vardır. Ancak bunu yaparken çoğu zaman semboller kullanır. Beyaz Gemi mesela, baştan sona alegori anlatısıdır. Geminin renginden çocuğun adının olmamasına, kötü karakter Orozkul’un soyunun devam etmemesinden dürbüne kadar hepsi semboldür. Keza “mankurt” diye bir efsanevi kavramı kazandırmıştır literatüre… Bunların hepsi aforoz edilmeden yazabilmesinin anahtarları olmuştur.

4.6 5 kere oylandı
İçeriği Değerlendir